Son belgeler bölümünü saymazsak kitap 3 bölümden oluşuyor:
1.Bölüm: Hz. Peygamber’in hadisleri
2.Bölüm: Mektuplar
3.Tolstoy’un itirafları.
Aslında kitabın adı da orijinal adı değil. Buna “Hz. Peygamber’in Seçilmiş Hadisleri” ismi daha iyi yakışıyor. “Hz. Muhammed” adı verilerek biraz dikkat çekilmek istenmiş, bir de “gizlenen kitap” bandajı ile süperdikkat sağlanması amaçlanmış. Kitabın kapağına bakıldığında Tolstoy’un Hz. Muhammed’e Bakışı, onun gözünden hayatı gizemini veriyor, ama değil. Ayrıca kitap çok küçük kalacağı için içine birkaç konu ile ilgili mektuplar bölümü eklenmiş ki kitap mahalli tabirle ‘dıhız’ kalmasın. Bu da amaca ulaşmaya yetmemiş. Biraz da ‘itiraflar’dan alıntılarla çoğu aşikar olan bir ‘gizlenen kitap’ tedavüle sürülmüş. Birazda belgelerin Rusça aslı konulunca bir kitap kadar olmuş. Allah razi olsun (cümlemizden).
Tabi ki, kimse tarihini ve tarihi değerlerini kimseye kaptırmak istemiyor. Tolstoy’un Müslüman olması elbette ki iyi bir ses getirirdi. Tabi ki Tolstoy’un sahipleri de bunu istemezler. Hemen savunmaya geçmeleri pek tabii. Onlar da devrimlerinin altını boşatmak istemiyorlar.
Ana bölüm olan hadisler 93 parçadan müteşekkil. Saydım 20 tanesinin ‘kaynağı bulunamadı’ diyor. (Benzer bir hadise rastlanmadı ile beraber). Diğerlerinin de kaynağı var eğer ayrıma gitmezseniz ya da yakınlarını/benzerlerini kabul ederseniz. Sanki Tolstoy’ görüştüğü birilerinden toplumsal içerikli hadisleri bir kenara, not defterinin/ajandasının birkaç sayfasına işittiği hadisleri not etmiş. Not ederken dinlediği kimsenin sözlerini de sanki bunların içerisine karıştırmış anlaşılıyor. Hadis olsaydı kesin olarak biz bunu bilirdik (!) Hem de kitaba verdiği isim konuyu tam ayırt edemediğini halt ettiğini/karıştırdığını ortaya koyuyor.
İslam’a sempatisi olan Tolstoy, Ebu Talib'e benziyor. Hem ağzından kelime-i şehadet duymadık. Bir kez camide omuz omuza cemaatte de görmedik. Hem bir müslümana selam da verdiği rivayeti de mevcut değil. Aslına bakarsanız isterseniz bu konuyu yani Tolstoy’un Müslüman olduğu konusunu fazla eşelemeyelim. İslam’ın buna ihtiyacı yok. Asıl ihtiyacı olan Tolstoy ve salikleri idi. Bunu da becerebildi mi bilmem. Ancak yazdıklarından yola çıkarak belki de temennimizi ortaya koyarak böyle bir şey istediğimiz için kendimizden olmasını istiyoruz böyle bir insanın. İnsan, itiraflarına bakınca fıtrat olarak Allah’ı bulduğuna, inandığına kanaat getiriyor. Ancak bu hayatının hangi dönemindedir, ondan sonra böyle devam etmiş midir, son fikir ve görüşü nedir hep bunlar ehlince, merak edenlerce bir araştırma konusu. Ama özellikle ‘İnsan Ne ile Yaşar?’ adlı eserinde anlattığı hikayelerden yola çıkarak bizim hikaye özelliklerine yakın bir kişi izlenimi veriyor. Bilhassa ‘İnsana Ne Kadar Toprak Lazım’ adlı 3. hikayesi Peygamber Efendimiz’in “Âdemoğlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun içini / karnını topraktan başka bir şey dolduramaz.” (Buhârî, Müslim) hadisini anlatan güzel bir örnek hikayedir.
Kitaptan alıntılar ise şöyle:
Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur. (s.32)
Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez. (Tirmizi denmiş ama)
Dinin mahiyetini teşkil eden büyük hakikatlerin, onu karanlıklaştıran her şeyden temizlenmesine yardım etmek, insanın yapabileceği en güzel işlerden biridir. (s.55)
Sonunda kendimi inceledim ve içimde neler oluyor diye kendime baktım. Ölmeye ve dirilmeye dair yüzlerce olay hatırladım. Gördüm ki, ben yalnızca Allah'a inandığımda yaşıyordum. Allah'ı düşünmem yetiyordu, o zaman hemen diriliyordum. O'nu unuttuğum, O'na inanmadığım zamanlarda ise, yaşam da yok oluyordu. Yaşamın bu diriliş ve ölümleri neydi? Allah'ın varlığına inancı kaybettiğimde, sanki yaşamla ilgili bağlarım da kopuyordu. Allah'ı bulmak konusunda az da olsa umudum olmasa, yaşamıma çoktan son verirdim. Fakat yaşıyordum. O'nu hissettiğim ve O'nu aradığım zaman yaşıyordum. Öyleyse, O vardır. O, O'nsuz yaşanmayan şeydir. Allah'ı bilmek ve yaşamak, bir ve aynı şeydir. Allah yaşamdır. Allah'ı arayarak yaşadığın takdirde, yaşam Allah'sız olmaz." (s.88)
Başımdan geçenleri şöyle ifade edebilirim: Neresi olduğunu bilmediğim bir sahilde beni bir kayığa oturttular ve sonra kayığı karşı kıyıya yönelttiler. Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar. Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ancak ben açıldıkça beni o bilmediğim yere götüren akıntı da şiddetleniyordu. Ulaşmam gereken hedeften farkında olmadan uzaklaşıyordum. Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan bir çok kürekçinin olduğunu gördüm. Bazıları durmadan kürek çekmeye devam ederken, bazıları küreklerini çoktan fırlatıp atmıştı. Koca kayıklar, dev gibi gemiler insanlarla doluydu. Bir kısmı akıntıya karşı çabalamaya devam ederken, bir kısmı kendini akıntıya bırakmıştı. Ben de bir yandan ilerleyip bir yandan da akıntının aşağılarında kalan yolcuların ardından bakarken, bana gösterilen yönü unuttum.
Her yanımdan tayfalarının neşeli zafer çığlıkları attığı yelkenliler, gemiler ve kürekli kayıklar geçiyor, akıntının aşağılarına doğru giderlerken bana "Başka bir yön yok!" diye sesleniyorlardı. Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum. Öyle uzaklara gittim ki, ortasında yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünden başka ses duyamaz oldum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm. Ve bütün bu gördüğüm, yaşadığım şeylerin dehşetinden olsa gerek, kendime geldim. Uzun süre, bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyor, hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O zaman geriye doğru baktım ve sayısız kayık gördüm. İnatla, büyük bir savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı. O anda kıyıyı, kürekleri ve yönümü hatırladım. Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde, kıyıya doğru kürek çekmeğe başladım.
Kıyı Allah'tı; yön gelenek, kürekler ise bana verilen özgürlüktü. Ve bunlar bana kıyıya ulaşmaya çabalayayım, Allah'la birleşeyim diye verilmişti. (s.90)