Hayatı düşünerek yaşamaya çalışan her insan gibi Tolstoy da hayatını akıl ve mantık şablonuna oturtarak algılamak istemiş, ancak bu durum onu çok ciddi manevi med-cezielere sürüklediğinden yaşama ve varoluş gayesine yönelik cevapsız sorular devamlı beynini kemirmiştir.
Aslen Ortodoks Hristiyanı olan Tolstoy bu aşamada çareyi önce dininde aramak ister. Ancak ona göre yozlaşmış olan Hristiyan itikadı çözüm bulmak yerine imanını daha da zedelemeye başlar. İkinci olarak Varoluş Felsefesi ve o zamanlar dinin yerini alacağı iddia edilen bilime yönelir. Ancak bunların da ortaya koyduğu kural ve cevapların toplumsal gelişime göre genel-geçer olduğunu farkedince yine tatmin olamaz; çünkü evrenin sonsuzluğunu genel geçer yasalarla izah etmek imkansızdır.
O halde cevap ne hurafi sembollere dayalı, yozlaşmış Hristiyanlıkta, ne de Varoluş Felsefesiyle bilimdedir. Bunların da ötesinde varlığını bir türlü inkar edemediği Allah ile kullar arasında aracısız kurulan sevgi bağındadır. Yani yaptığı sorgulamalardan edindiği sonuçlar inkarı mümkün olmayan sonsuz güce sahip bir yaratıcının varlığını kafasında daha da kesinleştirmiştir. Artık tüm kanıtların götürdüğü yere; Allaha ulaşmaya kesinkes karar vermiştir. Fakat bu yolculukta saçma sözlerle insanları avutan ruhbanlara, hurafelere değil, sadece daha gerçekçi düşüncelere ve samimi Allah sevgisine gerek duymuştur.
Tolstoy bu eserinde kendi hayatından kesitler vermekle beraber, o sıralarda insanların yeni yeni kabul etmeye başladığı Ateist felsefenin beyhude olduğunu vurgulamak istemiştir.