Günümüz modern kadınını muğlak, esnek, acımasız ve hafif sloganlarla tanımlamanın işin kolayına kaçmak olduğu aşikâr. Kapitalizmin önerdiği, direttiği ve değiştirdiği hayatlardan ufak, sessiz sakin ve hatta sıkıcı denebilecek huzurlu bir tekdüzeliğe, geleneksele kaçışı tahayyül edip dillendiren bunu yaparken de kariyer sahibi, 'işkolik' bir kadını kullanan bir roman okuduğunuzda sloganların kulağınızın dibinde vızıldayan minik arılardan ibaret olduğunu anlarsınız. Her ne kadar aynı hafif, uçucu dile, eğlenceli atmosfere ve romantik bir yüzeyselliğe sahip olsa da feminist ikilemleri, bitimsiz seçimleri, iş hayatının acımasız koşullarını, dünya işlerini, tembellik etme hakkını, gönüllü sömürüyü, metropol yalnızlığını vs. anlatan bu roman dikkate değerdir.
Sophie Kinsella'nın Pasaklı Tanrıça'sı da işte böyle bir roman. İnsana ama en çok kadına dair modern ve kaotik sorunsalları mizahın egemenliğindeki bir mecranın içine çekmeyi başaran ve 'aşk'ı arayıp bulmaya çalışan kâğıttan mütevellit bir 'şekerleme'. Pasaklı Tanrıça'yı, yazarın çok satan alışveriş-kolik roman serisinden ayıran yönlerinden biri de okurlarla paylaşacak birtakım dertlerinin olması.
Kahramanımız Samantha Sweeting, Londra'nın en prestijli hukuk şirketinde çalışan genç, alabildiğine hırslı, kariyer düşkünü bir avukat. Hayatında hiç ekmek pişirmemiş, düğme dikmemiş. Yapmayı bildiği tek şey kontratları yeniden düzenlemek ve müvekkiline otuz milyon paund kar ettirmek. Samantha'nın hiç tatil yapmadan uzun yıllar çalıştığı şirkete ortaklığı hayatının tek amacı olarak belirlemesi (bu tip bir hukuki yapılanmanın ülkemizde bulunmadığını dolayısıyla bir kadın avukatın bu şekilde çalışmadığını göz önünde bulundurduğumuzda) derin kariyer meseleleri bizim için pek de geçerli olmayabilir.