Kapağını açtığımda arkadaşımın gülen yüzü karşıladı beni kulağımdaki hoş nidasıyla;
"Kıymetli kardeşime… Beğenmeniz dileğiyle…"
Hani bir şiirin bir mısrasında, "Göremediğin rüyanın düşünü kurmak" der yazan, öyle işte benimkisi de; görmediğim bir kardeşimi sevmekti yüreğimdeki.Beni seven bir kardeşimden gelmişti kitap arkadaşım, özellikle merak ediyordum…
Ne yalan söyleyeyim, ilk başta beni içine almakta, kapılarını aralamakta ve içindeki şaşırtıcı ve kıskanılası dünyaya çekmekte zorlanmadı değil Sur Kenti Hikayeleri. Belki de modern kentin insanı olan ben, unutmuştum böylesine güzellikleri görebilmeyi, işitebilmeyi de, ondandı, bilmiyorum!
Bir kitap nasıl anlatılabilir inanın bilmiyorum ama bir arkadaşı, bir sevgiyi anlatabilmeye çalışmak olsun benimki. Ve lakin "Ne hatırlıyorum?" diye sorduğumda kendime, "Yol" diyorum…
Yol…
"… Bana en güzel hediyeyi sunan yollar, ikinci yılın sonunda, mutluluk uykusuna yatmış yolcularını yeniden uyandırmaya geldiler. Mahinur'u, gidemediğim kentlerde gülümserken görmeye başladım. Onunla birlikte Sur Kenti aradan çekilir oldu artık. İçimdeki kentlerle, içimdeki Mahinur arasında tam bir ay bitip tükenmeyen bir didişme yaşadım…"
Bu sözler Tancalı Seyyah Issız İbn Battuta'ya ait.
Modern zamanın ve kentlerin gürültüsü ve hayat tanımları arasında sıkışmış, iz yapmış, kendine yer bulmuş… ıssız hayatların, eski ya da eski olduğunu sandığım zamanlarda temsiline özne olmuş, yollarda kendini arayan ve belki bulan ama yallarda oluşuyla ve yolların yolcusu oluşuyla bir yol bulmacasına, dolayasıyla bir hayat bulmacasına insanı sürükleyen Seyyah İbn Battuta…
"İnsan ancak adresi olmayan bir yolcuyu uğurladığında yolların bilinmezliğini keşfediyordu" diyor yazar, okuyucuya; "Bir yol nereye gider" sorusunu sorduğunda!
Yani; "Seyyah, Mahinur'u terketti" diye okuyoruz ilk hikayede ama yazarın beyin denemesinde kendimizi buluyoruz ya da ben buluyorum. Hani "Bir yol nereye gider ya da giden bir tek yola gidip kalan bir çok yolda kalıyor" düşünmesini doğru kabul edersem ya da kabul demeyelim de buna ele alırsam, Mahinur’u terk eden Seyyah olsa da, ben bulmuş oluyorum bu hikayeyi okuyarak; bambaşka, asil, kibar ve gizemli bir kadın tanımış oluyorum. Seyyah’ın Mahinur’la olan fiziki yolunun bittiği yerde, benim Mahinur’la olan hayali yolum başlıyor…
...
“Yol" dedikten sonra, kendime sorduğum sorunun cevabı olarak, “kendini hayatın ortasında ya da kendisi olarak tanıtan, görmediğim iki göz” diyorum sessizce!
“Gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden”.
“Gözlerime bak” dedi Sakine Numan’a ve baktı Numan;
“Sakine’nin iki gözü varmış!”
Kitabın ikinci hikayesinde her gün baktığı ama görmediği güzelliklerin pişmanlığını yaşıyor insan; aynı gök, aynı kedi, aynı belediye otobüsü… Ama farklı algılarla hepsi. İnsanların en çok neresine ve neden baktığımızı ya da bakmadığımızı hatırlayanımız ya da düşünenimiz var mı? Yani bir çok şey yapıyoruz gün içinde kendimiz ya da başkaları için ama dünyanın birkaç harikasından biri bile olsak, birkaç basit gözün bakışına muhtacızdır!
...
Kitap, değişik odakları olan ama beni kendisine hayran bırakan, iki elin toplam parmakları sayısına yakın hikayeden oluşuyor. Merak edenlerin, devamı için Sur Kenti Hikayelericisi’ne uğramalarını öneriyorum.
Beni Sur Kenti’nin taşlarıyla, demircisiyle, atlarıyla, gölgesiyle, Dilber Makbule’siyle ve daha fazlasıyla tanıştıran arkadaşıma çok teşekkür ediyorum.
Sevgiyle.