'Aç Gözünü-Yum Gözünü-Sobe've işte 'Ben O'nun sözlüğünün bir harfiydim sadece...Bu iki cümle bile tüm romanın ne kadar vurucu olduğunu anlatmak için yeterli.Sıradan bir insanın abartılı takıntılarının, alelade günlerinin uzun tasvirlerinin arasında bazı satırlarda rastlayabileceğiniz cümleler okuyucuları şaşırtmak için üstelik rastgele yerleşmiş olarak çıkıyor karşınıza. Romanda olay örgüsünden çok,karakterlerden önce,zaman-mekan sınırlamasına girmeden üzerine intikam yemimini edilmiş kötü hatıralar evrenine takılıp kalıyorsunuz. Bu dünyadan altında asla sevişmemeniz gereken ceviz ağaçlarını,alfabenin hatırla(ma)mak istediğiniz harflerini alıp yolda 'ay' için bir hikayecik molası vereceksiniz. Orada vefaya, çoşkuya yer olmayacak, intikam evreni her kelimede biraz daha kızışan bir cadı kazanı gibi siz söyledikçe ve asla anlaşılamayacağınızı bildiğinizden olacak hep yanacak.İstediğiniz kadar başka başka insanların yerinde olmaya çalışın, bir minibüsün koltuğunda uyuya kalan karakter misali rüyanızda karabasan olarak çıkacak karşınıza o aldanışınız. Kimsenin görülmesini istemediği ancak acısıyla,anlatamamanın verdiği saçma sıkıntısıyla ve beyninize yapışan arsız birkaç kelimeyle mahrem yaralardan bir parça kan tortusu kalıyor ellerinizde.Kafanızı gömmek isteyeceğiniz şarap şişeleri,darmağınıklıktan kurtulmak için içebileceğiniz güzel bir mekan ,ayıldığınızda kafanızı nereye çarptığınızı anlatacak arkadaşlara ihtiyacınız olacak bu kitaptan sonra.Bir daha ne zaman Elif Şafak okumak isteyeceğinizi bilemeyeceksiniz.