Neden ‘İmamlar ve Sultanlar’? Şunun için: İslam ümmetinin bugün geldiği vahim durumun tarihteki en büyük nedeni nedir? diye sorulsa iki sebepten dolayıdır, derim.
1.Nebevî hilafetin saltana tebdili 2.İctihadın ortadan kaldırılması. Bu ikisinin bir sebebe irca edilmesi istense ikinciyi birinciye irca ederek derim ki, ümmetin on beş asırlık tarihinin en büyük yarası ‘saltanat’ belasıdır. Çünkü saltanat ictihadın düşmanıdır. Gece ile gündüz gibi; birinin olduğu yerde diğeri eğleşemez. İctihad ve saltanat deyince doğal olarak iki zümre akla gelecektir: ictihadı temsil eden ‘imamlar’ ve saltanatı temsil eden ‘sultanlar’. Ve tabi bu ikisi arasındaki tarihi mücadele… Bu kitap, söz konusu tarihî mücadelenin sadece yüz elli yılını konu edinmektedir.(s.9)
Müslümanların kendi tarihlerine nasıl baktığı da kısaca değinmek istiyoruz. Bugün piyasadaki yönelişleri üç kısımda değerlendirmek mümkün:
1.Gizleyenler. Bu tavrın çoklukla iyi niyetten kaynaklanıyor olması muhtemel. Ne ki adı üstünde ‘tarih’ yaşanmış olaylar silsilesidir. Onu değiştirmek mümkün değildir. Tarihi gizlemek mümkün müdür, tartışılır. Ancak mümkün olması halinde dürüst bir yöntem olmadığı ortada. Tarih, hatasıyla sevabıyla bir ibretler hazinesidir. Yalnız sevaplarını alıp hataların üzerini örtmeye çalışmak gerçekçi ve anlaşılabilir değildir.
2.Horlayanlar. Kendi tarihini horlayan bu tipler batılılaşmanın etkisiyle düşünsel ve duygusal bir irtidat sürecine girenler arasından çıkmaktadır. Bunların içerisinden, batı karşısında kapıldıkları aşağılık kompleksi sebebiyle girdikleri sara nöbeti sırasında ağızlarından salyalar savurarak toplumlarının dinî ve tarihî değerlerine akıl almaz bir bönlükle saldıran ‘klinik vak’a’ tipler çıkmaktadır. Salman Rüştü adı, bu tipin son cins örneklerinden biridir.
3.Kutsayanlar. Bu anlayışta bazı tarihî kesitler önce kutsanarak dokunulmazlığı ilan edilir. Tabi bunun için bazı deliller temin edilir. Ayetlerin en olmadık tevilleri ve zorlama yorumlarıyla mevzu hadislerden derlenen bu deliller, kimi tarihi dönemlerden bir ibret vesikası olarak yararlanmak isteyen insanların önüne takoz olarak konulur. Böylece tarihi anlamak isteyenlerle tarihi kutsayanların yıldızı bir türlü barışamaz.
Aslında bu kitabın konusu olan tarih kesitini ele almak mayınlı bir arazide dolaşmaktan farksızdır.(s.16)
Adalet ve hakikat aşkı imanın bir gereğidir. Yapılan yanlışa, kimden sadır olursa olsun ‘yanlıştır’ deme kınanacak bir davranış değildir. Aksine yanlışa doğru, doğruya yanlış demek kınanacak ve yerilecek bir davranıştır. Ancak, yanlışın yanlış olduğunu sahih delillerle ispat etmek ve ispat edilen bu yanlışı da edepli bir üslupla ders alınması için açıklamak gerekir. Yanlış olduğu naslarla sabit olan bir davranışa doğru demek ve bunu ispat için hakikati eğip bükmek başta hakikatin kaynağı olan naslara, sonra hakikatin bizzat kendisine hakarettir, zulümdür. Hele yanlışın adını ‘ictihad’ koyarak ictihad gibi çok önemli bir kavramı şaibe altında bırakmanın mazereti olamaz. Akidede peygamber dışında hiç kimseye masumiyet atfedilemeyeceği sık tekrarlanan bir ilke iken, fiiliyatta onbinlerce ‘masum’ çıkaran bir anlayışla saadet asrını değerlendirmek izahı mümkün olmayan bir çelişkidir.(s.17)
Sahabeye sövme ve dil uzatma edepsizliğini ilk icad eden, hatta bunu resmî bir emirle hutbelere yerleştiren Emevî halifelerinin bu kötü davranışlarını mahkum etmemek, dahası bu ‘sünnet-i seyyie’yi devam ettirmek, ‘adalet ve ihsan ile muameleyi’ emreden Allah’a karşı gelmektir.(s.19)
Toz dumandan kimsenin kimseyi seçemediği bir ortamda, bugün adı en çok anılıp da şahsiyeti en az tanınan biri olan Büyük İmam Ebu Hanife’yi tarih sahnesinde görüyoruz. Ebu Hanife, raşid halifelerden sonra birbirinden ayrılan hak ve gücün arasındaki amansız savaşta güçten ve güçlüden yana değil, haktan ve haklıdan yana olmuş ve bunu da kanıyla belgelemiş biri. İmam, saltanata karşı ictihadı temsil ediyordu. Tarih boyunca tüm saltanatların bariz özelliklerinden biri ise ‘ictihad’a düşman oluşlarıydı.(s.20)
Hz. Ömer ile Selman-ı Farisi arasında şu konuşma geçer:
-Ben halife miyim, yoksa sultan mı?
-Eğer sen, Müslümanların maşından bir dirhem dahi olsa, kanunsuz olarak alırsan ve bunu da keyfin için harcarsan o zaman sultansın, değilse halifesin.
Bu sözler Ömer(r)’i ağlattı. Bir gün Ömer (r) dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki ben halife miyim, sultan mıyım bilemiyorum. Eğer sultansam vay halime.”(s.41)
Hicri 40 ile 60 yılları arasını tarihimizin en netameli dönemi olarak adlandırmak mümkündür. İslam tarihinde bir milattır bu dönem. Asrısaadet müslümanlığıyla günümüz müslümanlığı arasındaki derin uçurumlara bakarak da her şeyin nasıl olup da bu kadar değişebildiğine akıl erdirmek isteyenler bu zaman kesitini iyi incelemek zorundadırlar. İşte o zaman, nurun nasıl olup da zulmete dönüştüğü, Allah Rasulü’nün ve onun kutlu ellerinde yetişen pak ashabının ter ve kanla yoğurdukları harçla yükselttikleri İslam binasının temellerinin nasıl sarsıldığı anlaşılabilir.(s.62)
Abdullah b. Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz, Zeyd b. Ali ve özellikle İmam Azam Ebu Hanife konuları bu dönemin en acı ve mücadeleli kahramanları.
Başkalarının yaptıklarıyla övünmek kişiye bir şey kazandırmaz, bu kesin. Bu tavır sadece boş bir avuntudur. Bunun tersi de geçerli: Başkalarının yanlışlarını kendi fazileti bilmek. Bu da avuntu; belki birincisinden daha kötü, sonuçları itibariyle daha vahim.
Peki o halde bize düşen ne? Bilmek ve tanımak.
Neyi? Her şeyi; kendini, Allah’ı, mahlukatı, Rasul’ü, dostu, düşmanı, iyiyi, kötüyü, dünü ve bugünü.
Bilmenin ve tanımanın yolu çalışmaktan geçer. Her başarı ciddi ve zorlu bir gayretin ürünüdür. Bu, hayatın yasası; sünnetullahtır. Tek çıkar yol bu ölümsüz yasaya uymak; alın teri, zihin teri, yürek teri dökmek…
Kimse mucize beklemesin. Mucize gibi ilahi bir nimete sahip olan nebiler bile bu yasaya uymaktan başka çıkar yol bulamadılar.
Davamızın sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.(s.246)