Bu kitabı dört şekilde değerlendirmek istiyorum. Birinci olarak şunu söylemeliyim ki iyi kurgulanmış ve yazılmış, okuyup bitirmeden elinizden bırakamayacağınız gayet başarılı bir eser. (Romanın kurgusuna ayılıp bayılanların bilmesini isterim ki ne bu tekniği ilk kez Elif Şafak kullandı ne de bu teknik yeni bir şey.) Tabii romanın satış konusundaki başarısında yayınevinin dehasını da göz ardı etmemek gerekir.
İkinci olarak bu roman hakikaten toplumda bir çığır açmıştır. Mevleviliğin ve sufiliğin popülaritesini arttırmış bir eser, yazarını sevelim veya sevmeyelim bu böyle. Öyle ki bu kitaptan sonra Mevlevilikle ilgili yazılan kitapların haddi var hesabı yok. (Kaldı ki bu kitaplarda gayet iyi satıyor, artık bunu Kitap yurdunun satış adetini vermesiyle görebilmek de mümkün.) Yine aynı şekilde toplumda bir ney edinme ve bu sazın kursuna gitme geleneği başladı. Etrafımdaki pek çok kimsenin bu akımdan etkilenerek “Aşk”ı okusun veya okumasın Mesnevi aldığına şahit oluyorum.
Üçüncü olarak böylesine başarılı, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış bir yazarın kendi fotoğrafının eserinde yer almasını kabullenemiyorum. Böyle bir poz vermenin gerekçesini anlayabilmiş değilim ve bunu bir kibir olarak görüyorum.
Dördüncü olarak son bölümünde yer alan Taha Akyol’un eser üzerine yaptığı bir övgüden söz etmek gerekiyor: “…İç dünyamda ufuklar açan birkaç romandan biri olduğunu söylemeliyim. Dostoyevski’yi okuduğumda da böyle hissetmiştim…” Akyol’un dediği gibi türden hisler okuyucu olarak ilkin belki bende de oluştu ama bu hem geçici oldu hem de hiçbir zaman Dostoyevski’den aldığım hazzı bu kitaptan alamadım. Şahsen son söz olarak demem o ki Dostoyevski’nin aksine Şafak’ın insan ruhuna ebediyen tesir eden yetkinlikte bir yazar olduğunu düşünmüyorum ama tabii önemli bir yazardır.