Toplumsal çıkmazlarımızı bir fotoğraf karesi canlılığında yansıtıldığı her zamanki gibi güzel bir öykü kitabı olmuş.Mustafa Kutlu bu alanın en iyilerinden.
Hayatının kapılarını yeniden açan Zehra'nın hikayesi.Kendi dışında gelişen olaylar yüzünden mutluluğu bulamayan Zehra, hikayenin sonunda da huzuru bulamamıştır.Öneriyorum.
Kapıları açmak adı farklı bir beklentiye itiyor insanı. Kitapta anlatılanla kitabın adı pek uygun olmasa da toplumdaki ahlaki çöküş ve bazı kalıpsal anlayışlara dokundurmalar var. Kişilerden çok olay örgüsü dikkate alınmalı diye düşünüyorum.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap çok sade bir dil ile yazılmış. Kitabı bir çırpıda bitirdim. İnsan okurken hiç yorulmuyor. Kitabın hikayesi oldukça güzel bir noktada toplanmış. Bir genç kızın iffeti ve namusu. Rabbine sığınan bir genç kızın azmı ve sabrı sonucunda Rahman'ın ona gelen yardımı. Gerçekten okunması gereken bir kitap.
Bu hikâyede kadın kahraman erkekten daha baskın durumda. Mustafa Kutlu'nun kadına torpil geçtiği bir hikâye. Sen aklına ve kalbine koyduysan, sana Allah'ın izniyle her şartta açılmayacak kapı yok mesajını veriyor Kutlu o güzel üslûbuyla.
Mustafa kutlunun bu hikâyesi kendisini bir solukta okutan, fakat okuyucuyu kendini bir solukta okutmaya da direten bir hikâye. Çünkü okuyucu birbirini kovalayan cümlelerin heyecanlı havasında kendini çekip çıkarmakta zorlanabilir. Kutlu’nun hikâyeciliğin başarısı zaten bunun kanıtıdır. Onun üslubu dinlendiren bir üslup… Şefkat kapıları, insanlık kapıları açılıyor bu hikâyede. Samimiyetle usulca tıklatmak yeterli oluyor kapıları. Sonra bir bir açılıyor kapanan kapılar. Kitapta benim yakalayabildiğim üç anahtar var kapıları açmak için; şefkat, azim ve para. Fakat üçüncü anahtarı kullananlar kapının ardında kocaman bir boşlukla karşılaşıyor. Bazen hüzne bazen sevince doyamayan ve her yağmur yağdığında camdan bakan arap kızları var hikâyede. Bez bebekler var; dilleri olmayıp da çok şey anlatan. İyiliğin kaybetmiş görünse de kazandığı, iyinin onuruyla zirveye tırmandığı, son gülenin iyi güldüğü bir hikâye.
Eserin adı dikkat çekici olmakla birlikte düşündürücü. Henüz okumaya başlamadan evvel, acaba!? diyorsunuz kitabın kapağını açtığımda bana da yeni kapılar açılacak mı? Ve bu hikâyeden bir kapı açmak için anahtar mahiyetinde bir hikmet yakalayabilecek miyim? Ne de olsa Kutlu’nun hikâyelerinin genelinde “hikmet “ unsuru mühim yer tutmaktadır. Hikmet, dünya görüşünün temel dayanağı olan özdür. Sükûna, huzura, mükemmelliğe ulaştırır insanı. İslami Türk hikmetinde düşünce, deruni karakterlidir. Kişinin içe dönüşünü, içten duyuşunu gerektirir. Bu yönden hangi hikâye kahramanının, hangi anahtarlarla, hangi kapıları açtığını hikâyenin içine girdikçe birer birer görüyoruz. Kimi yüreğini kullanıyor anahtar olarak, kimi cebindekini. İşte yazarın kitabına verdiği isimle anlatmak istediği de bu olmalı.
Yazar hikâye kahramanlarına babacan bir tavırla yaklaşıyor. Onlara içinde bulundukları durumlardan kurtulmaları için yeni yeni fırsatlar verip kapılar aralıyor. Yaşayan hayatı ve hayatın temel devinimi olan; bir şeyler için karar verme halini kitapta canlı biçimde okuyuculara izlettiriyor. Yazar bu hali ustalıkla işlemiş ve ne hikâyenin ne hayatın bir adım gerisinde kaldığını ne de aşırı kaçıp hayatın bir adım ilerisine gittiğine şahit oluyoruz. Kitabın satırlarında okuduğumuz şey, hayatın ve insanın ta kendisi...
Kutlu bu hikâyesinde de insan ruhuna yönelmiş ve İnsanın ruhsal âlemindeki oluşumların iniş çıkışlarını eserinde konu edinmiş. Az önceki acabanın cevabı olarak diyebilirim ki kitabın ismi ile paralel olarak hikâyeyi okurken bize de kapılar açıldığını görüyoruz. Kitabı okurken okuyucu kendisini hikâyenin içinde bir yerlerde hisseder. Bu sahiplenicilik, hikâyenin anlaşılır ve açık kurgusundan ziyade okuru zorlamayan meselesinden kaynaklanır. Çünkü Kutlu hikâyelerini etrafımızda sürekli tanık olduğumuz, ekranlarda izlediğimiz, gazetelerdeki haberlerde rastladığımız yaşanmışlıklardan alır. Onun hikâyeleri gündeme sıkı sıkıya bağlı hikâyelerdir ve hikâyelerinde öyle iyimser bir yön vardır ki bu iyimserliği yazar hikâyenin sonuna kadar elden bırakmaz. Hatta bizi en kızdığımız hikâye kahramanına bile, azıcık da olsa bir merhamet hissiyle yaklaşmamıza vesile olur. Öyle ki Kutlu’nun kaleminden çıkan hikâyelerde yaşanan tüm tersliklere ve olumsuzluklara rağmen ironik bir bakış açısıyla yazar olumlu, mutlu anlar ve sonuçlar çıkarabilir ansızın karşımıza.
Kitapta, masumane bir aşkı ve zengin olup köşeyi dönme arzusuyla gerçek mahiyetinden uzaklaşan hayatları izliyoruz. Maddi ve manevi iki kapıyla karşılaşırız eserde. Biri açıldıkça diğeri kapanan, biri kapandıkça öbürü açılan bu iki kapı, maddiyat ve maneviyat kapılarıdır.
Kitabın konusu hayata duyarlı gözlerle bakan okuyucuyu fevkalade ilgilendiriyor. Çünkü kenarda kalmış hayatlardan daha doğrusu bir kasaba hayatından süzülen hikâye, bir nevi modern hayatın ve teknolojinin eleştirisini de yapıyor. Mesela hikâyedeki kahramanlardan Mahir Hoca, kasabadaki tarihi eser niteliğinde fakat bakımsız olan tekkeyi sırf karnaval alanında hoş görüntü oluşturmayacağı için yıkmak isteyen belediye başkanına karşı tepki gösterirken ve geçmiş değerlerin bir temsilcisi olan tekkeyi yok olmaması için onun savunuculuğunu üstlenirken görüyoruz. Hikâyedeki bu örnek ahlaki davranış bize bu kitabı niçin okumamız gerektiği hakkında ipuçları vermektedir. Unutulan ve modern hayatta geride kalan, yok olmaya yüz tutmuş, yenilikler karşısında eski gibi kalmış, hâlbuki güzelliğini eskiliğinden alan maddi ve manevi unsurlar kitapta önemi vurgulanarak diriltilmeye çalışılmıştır.
Kitabın konusu Zehra’nın kaderidir. Elbette konu Zehra’nın kaderi dediysem onun kaderinin bize aktarmak istediği bir dolu ibretlerin var olmasıdır bu kaderin hikâyeye konu edilişinin sebebi. Bu yüzden de ana tema kader derken kitabın adıyla paralel olarak hayatımız boyunca karşılaşacağımız tüm kapıların anahtarları da serpiştirilmiştir kitabın satırları arasına. Bu ana temanın etrafında diğer kahramanların da kaderleri bir bir anlatılır hikâyede. İnce nüansları yazarın ressam kimliği sayesinde yeri gelince tablolar halinde izleriz. Bu da bir hikâyenin o küçük ama derin çerçevesinde kaybolmak için yeter de artar. Mesela Zehra’nın eve dönüş tablosundan bir pasajı buraya alalım: “Bavulun kulpuna yapıştı, topuksuz ayakkabıları ile yola düştü. Uzaktan derenin şarıltısı geliyor. Dağlardan kekik kokan bir rüzgâr. Kekik kokusu, yağmurla ıslanan toprağın kokusuna karışıyor. Kavaklar arada bir hışırdıyor, ürperiyor Zehra. Dere kasabanın altından, yolun kıyısından geçiyor. Güz gelmiş, derenin suyu azalmış. Sesi türkülerden bir demet. Bir küçük dal parçasına basıyor Zehra, dal çıtırtı ile kırılıyor. Zehra durdu. Şimdi nereye bakıyor. Aniden temmuz güneşi altında yer-gök yıkanıyor.”
Yeşilçam tadında bir öykü... Kader ve tövbe kavramlarını sorunsallaştıran bir metin... Mustafa Kutlu'nun kanıksanmış meddah üslubu... Ve bir çırpıda okunuveren bir kitap...
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
mustafa kutlunun kitabı gercekten cok güzel. sankı okumuyorsunız da kştabı dınlıyorsunuz. mustafa rik ediyorum.kutlu sankı bır meddahmıs gibi kitabı anlatmış. teb
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yayından kaldırılan diziden ötürü hikayeyi bildiğimi sanıyordum aslında alakası yokmuş okuyunca anladım... İlk başlarda klasik türk filmi gibi ya diye diye okudum ama elimden de bırakamıyordum okunmaya değer, çok fazla birşey beklemiyorsak, Kutlu'yu seviyorsak, kitaplığımızda özel bir mustafa kutlu rafı varsa okuyun derim...
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hayayya ne çok açılan ve kapanan kapı var.marifet kapanan kapılardan hızla uzaklaşıp,doğru kapıları açmak.yaşananlar karşısında dağ gibi durabilmek zor belki ama,marifet başını eğmek yerine onurlu bir şekilde kırılmakta.ve aşkına sahip çıkmalı insan,sonraları düşünmek yerine anları değerlendirmeli.ve zehra kadar güçlü ,cesur olmalı.yanlış hesaplar gittikleri yerlerden dönerler,iş o ki doğruluğunu koru,inancını yitirme.bir nefeste içilen ,biraz klasik ama içimizden,sıcak bir öykü.dışımızda olanları anlatmak,bizi ütopyalardan haberdar etmekten başka bir işe yaramaz
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mustafa Kutlu’nun ismini çok duyduğum için bir kitabını okumak istedim. Hikaye yazsa da aslında küçük bir roman.. Anlattığı şeyler Yeşilçamın klasikleşmiş hikâyelerinden çok da farklı değil. Galiba daha iyisini bekliyordum. Sıkılmıyorsunuz ama ne yeni bir hikâyeyle ne de yeni bir anlatımla karşılaşıyorsunuz.
Oldukça akıcı bir kitap.Ama kitabın ortasında şöyle bir soluklanma ihtiyacı hissettim.Kitap edebi anlamda çok yoğun.İyi bir ders de veriyor:Hayatta kapıları açmak zordur;ama imkansız değildir!
Eylül geldi ve Mustafa Kutlu’nun bir kitabı daha çıktı. “Kapıları Açmak”.
Kapıları Açmak, en çok Zehra’nın hikâyesi. Onun kendi tercihleri dışında yitirdiği o küçük güzel dünyasını yeniden bulmaya çalışmasının hikâyesi. Onun sevdası, hasretleri, hüzünleri ve az da olsa sevinçleri. Bir trajedi değil ama “Kapıları Açmak”. Kadere dair bir hikâye.
Kapıları Açmak, Cihan’ın hikâyesi aynı zamanda. O kendini bir türlü ifade edemeyen, o tutuk Cihan’ın. Zehra’sına kavuşamayan, Kerem gibi dağları delmek yerine gönlünü dağlayıp susan ve acı çeken Cihan.
Kapıları Açmak bir yandan da Mahir Hoca’nın hikâyesi. O büyük “modernleşme” kasırgasına rağmen geleneğe dair bir şeylerin dipten dibe hâlâ yaşadığını gösteren bir şahsiyet Mahir Hoca.
Kapıları Açmak Ahmet’in de hikâyesi elbette. Delikanlı imajıyla dolaşan, dostlukrına da düşmanlıklarına güven duyulmayacak biri Ahmet. O küçük hesapları uğruna kardeşini bile harcamaktan geri kalmayan Ahmet.
Bir de İpsiz Kemal var elbette. Bir hazır yiyici Kemal. Köşe dönücü. Hayatı boyunca elini uzattığı her şeyi avuçları arasında ziyan etmiş, savurmuş biri o. Zehra’ya en büyük kötülüğü de o yapıyor nitekim.
Kapıları Açmak elbette bunlardan ibaret değil. Bir hikâye ne kahramanlarından ne de anlatılanlardan ibarettir zira. Artık kasaba olmaktan çımış ama şehir de olamamış, kasaba olmanın getirdiği değer yargıları yitirmiş ve yerine de bir şey bulamamış bir yerleşim brimi olan Kapıları Açmak’ın mekânı şüphesiz sadece bir yerleşim biriminden ibaret değildir.
Kasaba iken Mahir Hoca’nın şahsında tecelli eden bütün o güzellikler yerini İpsiz Kemal’in, Ahmet’in çevirdiği fırıldaklar almaya başlamıştır.
Kasaba iken ona hayat veren kaynaklarını yitiren ve turzimle tanışınca da “kolay para” ile palazlanıp kimliğini yitiren bu yerleşim biriminin kalbi olan tekke, festivalin yapılacağı alanın genişletilmesi bahanesiyle bütün estetik ve tarihi değerine rağmen yıkılmak üzeredir.
Belki de daha fazla anlatmamak lazım. Ne de olsa anlatılacak olanlar “Kapıları Açmak”da mevcut. Her şey kitap kapağını açmaya bakıyor yani. Kapağı bir açmayagörün… “Gökyüzü, bulutlar, kuşlar, ağaçlar, insanlar, sesler, renkler, umutlar, düşünceler, özlemler, sevinçler, aşklar.”
Mustafa Kutlu yeni kitabı “Kapıları Açmak”la kıssalara uzanan geleneğimizin izini sürdürmeye ve yazılmaktan çok anlatılarak, daha doğru bir ifadeyle söylenilerek kurulan eski hikâyemizi modern bir anlayışla kendince yorumlamayı sürdürüyor. Sonuçta Kutlu’nun yaptığı söylenilen o eski hikâyelerin ihya edilmesi çabası değil. Bu zaten beyhude bir emek olmaktan öteye gidemezdi. Kutlu’nun ‘meddahı’, okunan bir başka ifadeyle kâğıt üstünde kurulan bir hikâyede bir tat olarak yer alan modern bir anlatıcıdan ibaret. Kutlu yazı macerasının “Uzun Hikâye’den sonraki bölümünü şu sözlerle özetlemişti. “Halk kültürü ve halk hikâyelerini de çok önemsiyorum. Önceki kitaplarımın divan edebiyatı gibi yüksek zümre için olduğunu kabul edersek, bunların da halk edebiyatı için olduğunu kabul edebiliriz. Çünkü bu kitapları yediden yetmişe herkes çok kolay okuyor.”
“Kapıları Açmak” böyle bir hikâye çünkü…
Tıpkı akarsu boyunca yuvarlana yuvarlana çapaklarından, fazlalıklarından arınan taşlar gibi Kutlu’nun olgun sesinin de her hikâyede biraz daha arındığına şahit oluyoruz. “Kapıları Açmak”ın geçmiş bir zamanda değil de alabildiğine geniş zamanda söyleniyor olması yazarının hayata ihatalı ve ihatalı olduğu kadar net/berrak/sade bakışından kaynaklanıyor. Hiçbir zorlama, yapay ifadeye yer yok Kutlu’da. Bir ırmağın akışı gibi kendi mecrasında ve kendi kaderinde ilerliyor anlatılan.
Eylül geldi ve Mustafa Kutlu’nun bir kitabı daha çıktı. Biz sayfaları açmak telaşına kapıldık ister, istemez. Belki biz “Kapıları Açmak”ı okuduğumuz esnada Mustafa Kutlu da yeni kitabını yazmaya başlamıştır. Heyhat…
Kapıları Açmak, öncelikle bir insanın kendi kapısını açmasıyla başlar.Bu kapıyı, tövbe kapısı,kalp kapısı, sosyal kapılar takip eder.Kısaca maddî ve manevî iki kapı söz konusudur eserde. Zehra'nın kararı ile hikâye başlıyor.Yolculukta, karar anının sahnesi kırılma yapılarak okuyucuya anlatılıyor.Ardından eve dönüş anının dayanılmaz korkusu...Aslında hikâyenin önemli bir kısmını teşkil eder bunlar.Diğer kısımlar ise bu söylediklerimin mütemmimidir.Zehra, koskoca âlemin koskoca İstanbul'unda yaşayan küçücük ve kaderin cilvesinden nasibini almış bir kuştur.Âdeta yaralı bir kuştur Zehra.Bu yarasını sarmak istemektedir.Ancak çevresindeki dar kalıpların mengenesine sıkışmış insanlar, onun için önemli bir engeldir.Bu engeli azmi ve kararlılığıyla aşacaktır o.Kapıların açılmasıyla Bu engeller birer birer yok olur.İşte Kapıları açmak böyle bir şeydir yazara göre.Birbirini destekleyen maddî ve manevî kapılar... Mustafa Kutlu, sade;ancak okuyucuyu sarmalayan üslûbuyla nadide bir eser icra etmiş.Onun müstesna üslûbu ve konuya yaklaşım tarzı eserin konusuna renk katmış.Bilhasa -yer yer- Ahmet Midhat gibi okuyucuyla dostâne diyaloglara girmesi eseri daha da önemli kılıyor. Yüreğine sağlık Mustafa Kutlu Hoca...Bizleri okurken çoşturan,sineye çeken ve bunu yanı sıra eğlendiren güzide eserlerin bâki olsun.
daha önce dizi film olarak karşımıza çıkan ama anlayamadığımız ekran kavgaları nedeniyle yayından kaldırılan bu hikaye,internetteki sinapsislerine göre biraz farklı. dizinin hikayesini okuduğumda beklediklerimden çok daha güzel bir hikayeyle karşılaştım kitabta. Ellerine sağlık Mustafa Kutlu'nun. Çok içten bir hikaye . Belki çok duygusal olduğumdandır, kitabı okurken bir çok yerde ağladım. Hikayenin baş kahramanı Zehra. Baba evine geri döndüğünde o ilk kahvaltı sofrasında gözüne takılan porselen demliğin üzerindeki resimde, tam da kendisini anlatan, ince bir dal ve o dala konmuş, tutunmuş, koca yürekli, küçük bir kuş Zehra.