Bütün edebî fanteziler, biçim ve içerik oyunları ya da okurda hayranlık uyandıran akıllıca kurgular bir yana, öykü doğrudan yaşamın içinden fışkırır. Öykücü ne kadar yetenekli olursa olsun, imgeyi ve simgeyi ne kadar ustalıkla kullanırsa kullansın, yaşamdan aldığını ne kadar tanınmaz hale getirirse getirsin ve ne kadar dolambaçlı labirentler inşâ ederse etsin değişmez bu. Yaşam ve tarih, öykünün varoluş zeminidir. Öykücü ise o zemini eşeleyip duran, oradan, kuşkusuz kendi bilinci ve deneyimi ile şekillendirdiği anlamlar inşâ eden bir hafriyatçı. Bu bakımdan, öykünün yaşamın, ama en çok da bilincin ve hafızanın bir izdüşümü olduğu söylenebilir.
Galip Çağ’ın öyküsü, bu sahada kendini ortaya koyduğu ilk günden beri yazarın muhacir kökenini, evlad-ı fatihanın hüznünü, Anadolu’yu ve Balkanları içeriden anlatan bir göze tekabül ediyor. Kendi tecrübesinde gözü arkada kalmış bir kuşağın, bilinci tarihle şekillenmiş bir zihnin, var olabilmek için mücadele etmesi gerekmiş bir kültürün ve gündelik hayatın ayrıntılarını geçmişin tecrübelerine bulamış yarı bilinçli bir varoluşun tasvirini yapan kederli bir göz. Tasavvuru değil, tasviri. Çağ’ın öyküsünü önemli ve temas edilmesi gerekli kılan şey bu.
Kar Birikti Tülbendinde Kadının, insanın kendisini hep yanında taşıdığını ve yaşama hep çocukluğunun penceresinden baktığını bir kez daha teyit eden öykülerden oluşuyor.