Hz. Muhammed’in Mekke döneminde müşriklere yönelik sürdürdüğü tebliğ mücadelesi, salt bir inanç çatışması değil; aynı zamanda sosyo-politik ve ekonomik dengeleri sarsan köklü bir toplumsal dönüşüm mücadelesidir. İslâmî tebliğin ilk yıllarında Kureyşli müşriklerin bu yeni ilkelere gösterdiği direnç, sadece putperestliğin savunulması değil, Mekke’nin aristokratik yapısını ve Kâbe merkezli ticari hegemonyasını koruma refleksidir. İslâm’ın “tevhid” ilkesiyle önerdiği Allah’ın birliği ve insanların mutlak eşitliği ilkesi, kabile asabiyetine ve sınıflı toplum yapısına dayanan statükoyu tehdit etmiştir. Müşriklerin İslâmî tebliğe karşı mücadeleleri başlangıçta alay ve küçümseme ile şekillenmiş, ancak hareket güç kazandıkça ekonomik boykot, fiziksel şiddet ve nihayetinde hicretle sonuçlanan sistematik bir baskı sürecine evrilmiştir. Medine döneminde ise bu ilişki, İslâmî bir toplum yapısının inşasıyla birlikte diplomatik ve askerî bir boyut kazanmıştır. Müşriklerle yürütülen süreç, sadece savaşlarla sınırlı kalmamış; özellikle Hudeybiye Antlaşması ile hukuki bir zemine taşınmıştır. Bu antlaşma, müşriklerin Müslümanları siyasi bir muhatap olarak tanıdığı kritik bir dönüm noktasıdır. Hz. Muhammed’in bu süreçteki stratejisi, askeri zaferden ziyade gönüllerin fethine ve toplumsal barışın tesisine odaklanmıştır. Müşriklerle yaşanan gelişmelerde Allah Rasûlü’nün gösterdiği af, anlayış ve hoşgörü, rakip kutuplar arasındaki düşmanlığı sona erdirmeyi ve kabile toplumundan ümmet bilincine geçişi sağlayan sosyolojik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.