"öncelikle ,kitlesel dürtüleri örgütlemek, yönlendirmek ve çoğaltmak üzere tasarlanmış bir toplumda bir birey olarak insanın sessiz ve suskun bölgelerine de dokunan, bu ihtiyaca cevap veren bir şey var mı? din mi? sanat mı? doğa mı? hayır, kilise dini halkın gözüne boş gelen standart bir uygulamaya dönüştürdü, müzeler de aynı şeyi sanata yaptı. büyük kanyon ve niagara şelalelerine ise o kadar çok bakıldı ki hepsi köhneleşti, aşırı miktardaki duyarsız bakışlarla emilip tüketildi. peki, birey olarak insanın suskun bölgeleriyle ilgilenecek kim kalıyor? o zaman gece yarısı kağıt tabakta sunulan soğuk bir tavuk kemiğine ne dersiniz, ya komutunuzla uzayıp kısalan cart renkli bir ruja, hiç tanımadığınız bir kuş tarafından terk edilen suni köpükten kuş yuvasına? şans getiren demir isalar gibi ücra bir dolap kapağında çarmıha gerilmiş beyaz boyalı ata ne dersiniz peki? ya sinemada oturduğunuz koltuğun altında ayağınız dokunduğu şeye? aşınmış kalemlere, zarif çatallara, küçük şişko radyolara, kutu kutu kravatlara ve küvetin kenarındaki köpüklere ne dersiniz? evet, bunlar otistik ruh ile deneyimlenen dünya arasındaki bağı oluşturan şeylerdir, uçurtma ipleriyle, zeytinyağı tenekeleriyle kasık kıllarıyla doldurulmuş kadife kalplerdir. tüm bu nesneleri sahiden de gizemli ışıklarıyla birlikte gözler önüne sermek ise..işte gökteki ayın amacı da budur."