''İhtiyar Çınar'dı gayri adı. Bu ismi sonra vermişlerdi. Daha önceleri 'Genç Çınar' diyorlardı ona. Upuzun boy atmıştı. Başı yüce dağlar gibi enginliğe ermişti. Gök kubbesine yaklaşmıştı adeta. Dalları gergin, genç ve tazeydi. Yaprakları yelpaze gibi oyalıydı. Fakat ter ü tazelikten nakışlar, çizgiler, gergef işlemesini andırıyordu. Zemine sağlam kök salmıştı. Adeta bütün cüssesiyle kürre-i arzın üç kıt'a, yedi denizine oturmuştu. gölgesiyle kainatı kaplıyordu. Sonra poyraz esti. Bir kasırga bir tufan oldu. 'Genç Çınar' yapraklarını kaybetti. Dalları kızgın güneş şuaları altında kurudu, gevredi gitti. Yıldırımlar çaktı gökten. Gövdesi oyuldu, tıpkı bir mağara, in gibi. Daha sonra birtakım insanlar geldiler. Ellerinde bıçaklar keskilerle. Ve ihtiyar çınarı gövdesinden ikiye böldüler. Devrildi ihtiyar çınar kuru, susuz toprağın üstüne. Ve sonra o birtakım insanlar onu parça parça yapıp aralarında pay ettiler. Fakat bir şeyi unutmuşlardı. Çınarın köke bağlı kısmını...Oysaki her kök toprağa bağlı kaldıktan sonra kurumazdı.Bir de kenarından bir dere geçerse ve o çatlak, çorak topraklardan sızıp köke hayat verirse yok olup gitmek ne mümkün! İşte aynen öyle oldu.Yağmur yağdı, sular çağıl çağıl çağladı. Ve aka aka geldiler ihtiyar çınara su verdiler. Bir filiz belirdi kökten, büyümeye başladı. Zaten şafak da sökmüştü. Yeniden doğuş bekleniyordu. Bu ilahi rahmetin yıllar sonra, bağrı yanık Anadolu insanına 'Fecr-i Sadık' şeklinde tebessümüydü. Şimdi o filizin büyümesine emek sarfedenler, herhalde çok geçmez yeniden o haşmetli çınara kavuşurlar.' Yazarın bu sözlerinden sonra bizim cümlelerimiz çok basit kalıyor. Onun için sadece şunu eklemek istiyorum ki; okunması tavsiye edilir.