Ben bu kitabı yıllar önce okumuştum. Ama bu okuyuşumda beni daha çok etkiledi. Bunun sebebi belki de o zaman henüz annelik duygularını tatmamış olmamdandır.
"Doluktu, hıçkırdı. Gözlerinde yaş inci inci sıralıydı. Haluk'a iyice sokulup buz gibi elleriyle sardı, okşadı:
-Oğul, dedi. Seni birileri alıp gurbete götürse, gider miydin?
Haluk, ağlayan ananın gözlerinin içine bön bön baktı:
-Gurbet ne ki ana?
Ananın hıçkırıkları yükseldi:
-Upuzak dağların ardı.
-Ne olacak o dağların ardında?
-Okuyup adam olacaksın.İyi şeyler yiyip temiz şeyler giyeceksin.
-Hepimiz birlikte mi gidiyoruz?
-Yo. Biz, yine bu dağların eteklerinde durup çilemizi çekeceğiz.
Haluk sustu...Gözlerini kıyıştırarak anasına baktı.
-Sen ağlıyorsun.
Bu kez ana sustu. Evin içinde boğucu bir sesizlik hakim olmuştu. Çocukların içinde sadece Halim birşeyler anlamış gibi düşündü, fakat derinleştiremedi...."
Anne Haluk ismindeki çocuğunu bakamadığı için öbür kardeşlerinden ayırarark evlatlık veriyor. Evlatlık alan ailenin çocuğu olmadığı için alıyorlardı Haluk'u ama sonra çocukları oluyor ve Haluk'u analığı hep hor görmeye başlıyor.
İşte bu satırlar okuyucuyu çok yaralıyor. Haluk'un sonradan olan üvey kardeşi bir çocuğu yanlışlıkla öldürüyor ve Haluk bu suçu üzerine alınca ıslah evine giriyor. Kardeşi vicdan azabına dayanamayarak ölüyor. Haluk çocuk yaşta ıslah evine giderken aynı zamanda okula da gönderiliyor. Okulda çok zengin bir ailenin çocuğu olan Medine'yle tanışıyor.
Bundan sonra kitapta ikisinin arasındaki arkadaşlık anlatılıyor. Bu arkadaşlık üniversitelere kadar varıyor. Haluk'un islamı buluşu, inaçsız bir profesörün kızı olan Medineye 'de yansıyor. Bundan sonra çile başlıyor onlar için. Ya zaten ben Ahmed Günbay Yıldız'ın kutaplarındaki kurgularını çok beğeniyorum. Olaylar öyle arka arkaya geliyorki bir solukta bitiyor kitap. Ama izi kalıyor insanın ta yüreğinde... Herkese okumasını tavsiye edebileceğim bir kitap olmuş yine....