Kitapların kitabı olarak üç beş tane örnek verebiliriz. Kutsal kitaplardır. Anlatının eğilip bükülmesi cıstır lakin yine dönüp dolaşıp bu kitaplarla oynarız, onların uyarlamalarını okuruz, izleriz, dinleriz. İnsanoğlunun kolektif tarihçesidir, birilerinin inandırıcı bir şekilde kurguladığı metinlerdir, Yaratıcı'nın sesidir, ne olursa olsun kopyalanırlar, değiştirilirler, yorumlanırlar. Borges bunlardan çorlamıştır labirentini, meşhur kitabını. 1001 Gece Masalları bir türevdir, Jesus Christ Superstar kutsal kitabı tersten okumadır. Sonsuz hikâyeye bir kapı. Hayal gücü katalizörü.
Julian Barnes ne yapıyor, Nuh'un gemisinden giriyor olaya ve koçun boynuzuna saklanan tahtakurularının anlattıklarıyla giriyor işe ve gerçekten dediği sayıda bölüm kadar anlatıyor dünyayı. Kalan yarım bölüm? Aşk aşk, dünya tarihinde daha çok yer alan başka bir şey var mı?
Tahtakuruları Nuh'un ayyaşlığından, kötü bir kaptan olmasından dem vururken adamın eldeki en iyi adam olduğunu belirtiyorlar. Yani daha iyi bir kaptan, daha iyi bir insan yok. "Siz Nuh'un hep aklı başında, haksever ve içinde Allah korkusu taşıyan biri olduğuna inandırılmışsınızdır, oysa ben size onu, sinirlerine hâkim olamayan ayyaş serserinin teki olarak tanıtmıştım. Bu iki görüş tümüyle bağdaşmaz değil. Meseleye şöyle bakın: Nuh hiç de sağlam pabuç sayılmazdı, ama siz bir de ötekileri görecektiniz. Tanrı'nın her şeyin üzerine bir sünger çekmeye karar vermiş olması bizi hiç şaşırtmadı; tek bilmecemsi şey, bu türler arasından, yer yüzündeki varoluşları, yaratıcısı için özellikle övünç kaynağı olmayan birini korumayı istemiş olmasıydı." (s. 15) Bir de gemideki hayvanların besin olarak götürülmesi var, o da garip. Zümrüdüanka mesela, tadı güzel diye yeniyor ve bir efsane olarak kalıyor. Aynı şekilde Unicorn da öyle. Nuh'un ailesi tarafından ipi çekiliyor. Sonra tek bir gemi yok elbet, birkaç gemilik bir kalyonla gidiliyor falan, böyle bir sürü kirli çamaşır dökülüyor ortaya ve Tanrı'nın baskıcılığından ötürü Nuh'un da biraz cortladığından bahsediliyor.
Diğer bir bölümde insanoğlunun bir güneş gibi parıldamaya başladığı zamanların, Antik Yunanistan'ın kaybolmuş hazinesinin peşine düşen bir araştırmacı var, dünya çapında ünlü bir adam. Televizyon programı yapıyor falan. Bir gün gezideyken gemiyi Arap teröristler basıyor ve Arapların katledilmesi konusunda araştırmacının dünyaya bir açıklamada bulunmasını istiyor. İsrail, Naziler, Araplar hakkında bir konuşma. Konuşmazsa araştırmacı ölecek. Dünyanın gerçek bir parçası da ölecek, çünkü doğrular çarpıtıldıkça dünya tarihi yanlış temellerin üzerine konur ve temellerin doğruluğu bir süre sonra umursanmaz. Kayıplar büyür, dünya döner ve ne kadar büyük fırsatları kaçırdığını fark etmez bile insanoğlu. Kitap aslında bu mevzu üzerine kurulmuş bölümlerden oluşuyor. Bir ters okumalar kitabı.
Deniz Kazası isimli öyküyü ele alalım. Bir kaza anlatılıyor ve kazanın resmi üzerinden dünya okunuyor, Adorno'nun felaketler ve sanatla ilgili meşhur vecizesi üzerinden bir tartışma dönüyor. Gerçek nedir, sanat dünyayı nasıl algılar falan. Diğer hikâyelerde bu algı üstünden dünya tarihi, Nuh'un gemisi ve daha pek çok üfürükten mevzuyla ilgili şey var.
Bir şey diyeyim, o yarım bölüm var ya... Sezinciğim'e de söyledim, aşkla ilgili sezip dile getiremediğimiz, düşünce haline sokamadığımız şeyler vardır. Barnes'ı gözlerinden öperim, cuk yazmış adam. Diyor ki aşk mutlu etmez, hatta muhtemelen mutsuzluk çekeceksiniz ama insan olduğunuzu, potansiyelinizi aşık olduğunuzda anlayacaksınız. "Sizin âşık olup olmadığınızı bilemem. Sormak gereğini duyuyorsanız, o zaman herhalde değilsiniz, size verebileceğim tek tavsiye bu (hatta bu bile yanlış olabilir). Size kimi seveceğinizi, nasıl seveceğinizi söyleyemem:Bu tıpkı neler yapmak gerektiği kadar neler de yapmamak gerektiğinin öğretildiği şu kurslara benziyor (yaratıcı yazı gibi - insanlara nasıl ve ne yazacaklarını öğretemezsiniz, sadece yanlış yaptıkları yerlerde onlara yardımcı olup zaman kazandırabilirsiniz). Ama size niçin sevmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Çünkü buldozer gibi yıkıp harabeye çevirmek için sadece aşkın yarım evlerinde duran dünya tarihi, aşk olmazsa gülünçtür." (s. 241)
Of be. Daha neler neler.
Müthiş bir kitap, Barnes'ın nesi varsa okuyası geliyor insanın.
"Aşk konusunda, aşk dilinde ve aşk jestlerinde kesinlikli olmalıyız. Eğer aşk bizi kurtaracaksa, ölüme bakmayı öğrendiğimiz kadar açıkça bakmalıyız ona. Aşk okulda öğretilmeli mi? Birinci sömestr: arkadaşlık; ikinci sömestr: sevecenlik; üçüncü sömestr: tutku. Neden olmasın?"
Julian Barnes okumaya devam ediyorum, bu kez 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nin ardından bildirmeye geldim ve tuttum bu "buçuk" bölümden bir alıntı seçtim. Epey enteresan bir kitap bu, 10 bölümlük, başka türlü yazılmış kurgusal ve alternatif bir dünya tarihi. (Roman diye geçiyor ama aslında öyküler de denebilir.) Bir de işte o buçukuncu bölüm var: Barnes'ın araya girip aşka dair bir deneme ekleyiverdiği (çünkü diyor ki, "aşk bizi düş kırıklığına uğrattığında kabahati dünya tarihinde bulmalıyız") - sanırım en sevdiğim bölüm o oldu, alıntı da oradan geldi.
Nuh'un gemisine sızmış bir tahtakurusunun gözlemleriyle başlıyor roman, anlayacağınız üzere epeyce absürt ve muzip bir metin elimizdeki. Açıkçası ilk bölüm öyle müthiş ve komikti ki (gerçi ben zaten Julian Barnes'ı aşırı komik buluyorum), devamına dair beklentim çok yükseldi, bu ilk bölümde canım Saramago'nun "Lizbon Kuşatmasının Tarihi"nin hissini bulur gibi oldum ve heyecanlandım ama ilerleyen bölümleri maalesef o kadar parıltılı bulamadım. Kötü mü, hiç değil, ama ilk bölümdeki kadar iyi uygulayamamıştı sanki fikri.
Ne peki bu fikir? Kitaptan alıntılayayım; şu bence: "Tarih, olan biten değildir. Tarih, tarihçilerin bize anlattığı şeydir." Barnes da adeta diyor ki "bir de ben anlatayım bakın nasıl anlatıyorum?". Yukarıdaki cümle bana bir başka Barnes kitabında (Bir Son Duygusu) okuyup unutamadığım şu cümleyi anımsattı: "Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen o kesinliktir." 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nden yaklaşık 20 yıl sonra bu cümleyi yazarken bir yandan kendi kitabını da tariflediğini şimdi anlıyorum.
Yazarların dönüp dolaşıp takıntılı olduğu mevzulara geri gelmelerini izlemeyi, bunların izlerini tespit etmeyi çok seviyorum ya. Bu kitapla Barnes'ın tarih takıntısının derinine inme şansım oldu, ben mutluyum.
Öncelikle bu bir roman değil. dünya tarihini anlatıyor ama alışılanın aksine kahramanlardan, kahramanlıklardan değil ezilenlerden sıradan insanlardan bahsederek anlatıyor.
Ben çok sevdim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatımda okuduğum en şaşırtıcı dünya tarihi kitabı. Kimse dünya tarihini roman şeklinde okumayı beklemez. Bu kadar beklenmedik bir tür olarak ise yazar gerçekten işinin ehli ki bu kadar iyi okutuyor diyebiliyorsunuz. Bazı arabofobik ve rusofobik söylemler rahatsız etti sadece. Kasti olarak yapıldığını düşününce sinirlendiriyor insanı ancak dilinin çok akıcı ve kurgunun çok sürükleyici olması bazı görmezden gelmenize sebep oluyor. Kitabın son kısmında yazarın Leicester City taraftarı olarak yaptığı yorum ayrıca keyiflendirdi. Kesinlikle tavsiye ederim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şık bir baskı ve iyi çeviri...
Nuh'un gemisindeki tahta kuruları engizisyon mahkemelerinde karşımıza çıksa, orta doğuyu terör yumağı yapan israil acaba herkesi sivil olmaktan uzaklaştırdı mı?
Sarsıcı bir üslup ve tarz...
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ayrıntı Yayınlarının tüm kitaplarını okumak isterken, bu kitapa rastladım: ilginç bir şekilde başarılı bir kitap! Kısa hikayeler tercihim değildir ama bu bir mozaik gibi tarihsel olayları ve elementleri bir araya topluyor. Yazarın seçtiği konular genel kültürü gelişmiş herkezin bildiği konular, fakat yazarın yorumları şaşırtıcı. Orjinal bir kitap.
Kitap öykülerden oluşuyor. Her öyküye diğer öyküde rastlıyorsunuz ve kitabın sonunda kendinizi dünya gibi yuvarlak bir sahanın içinde buluveriyorsunuz yani başlangıca geri dönüyorsunuz. Nuh Tufanı ile başlıyoruz ve tufanı bir tahtakurusu anlatıyor; Filistinli teröristler (yazar öyle nitelendirmiş, bu benim sözcüğüm değil!) Akdeniz’de yolalan bir gemiye binip isteklerinin yerine getirilmesini istediklerinde çağdaş dünyada Nuh Tufanı karşımıza çıkıyor; XVI y.y. Fransa’sında köylüler haşaratı (bildiğiniz böcük) mahkemeye verdiğinde nasıl bir dava ortaya çıkıyor; ve insanlığın en eski düşlerinden biri, düşünüzde uyandığınızı görmek, ölümsüzlük konusundaki görüşlerinizde nasıl bir değişikliğe yol açabiliyor? Hayatta kalma ve aşk, sanat ve gerçeklik gibi edebiyatın evrensel temalarını ele alıp yaşantıların birliği felsefesine varırken, hem İncil’den ayetler hem de argo kullanıyor Barnes. Kısacası, "sıradan" bir Dünya Tarihi beklemeyin..
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orhan Pamuk'un bir kitabında adının geçtiğini görünce aldım. Birbiriyle kısmen ilintili 11 hikayeden oluşuyor. En çok Nuh'un gemisi ve hamamböceklerinin duruşması ile ilgili olan hikayelerden etkilendim. Modern ve bir oranda edebi, aynı zamanda da gayet muzipçe bir anlatımı var yazarın.
Bu kitaba tek bir yorum yazılması aslında toplumumuzun ne kadar da popüler kültür yanlısı olduğunu ortaya koymakta. Barnes dünya tarhini harika üslubuyla öyle güzel anlatıyorki bir an kendinizi HZ.NUHun gemisinde, kimi zamanda Ağrının eteklerinde hissediyorsunuz. Bence tüm Sosyal bilimler, aslında tüm öğrencilerin okuması gereken ufuk açıcı bir baş eser. Dünya tarihi ancak bu kadar akıcı ve bu kadar eğlenceli anlatılabilir.
Okuduğum en iyi kitaplardan biri.<br />Kitabın kapağında "roman" deniyor ama aslında birbiriyle çok ilgisi olmayan 11 öyküden oluşuyor kitap.<br />Öykülerin tek ortak noktası da hepsinin denizde geçiyor ya da bir şekilde denizle ilgili olması.<br /><br />Nuh'un gemisi de var öykülerde, bir deniz kazasını konu edinen en ünlü tablıolardan biri olan Gericault'un Medusa adlı tablosunnda anlatılan olayın hikayesi ve tablonun yapılış öyküsü ve hatta eserin öğretici sanatsal çözümlenmesi de. <br />Çok ilginç öykülerden oluşan kitap gerçekten okunmaya değer, keyifli ve eğlenceli bir üslupla yazılmış.