İnsanlara romanları sevdirmek istiyorsanız kısa öykülerden başlayın ki romanın da uzun bir öyküden ibaret olduğunu farkedebilsinler. Görselliğin ("Evet, evet filmini seyretmiştim. Kitabını okumaya gerek yok!") yani kolaycılığın daha çok tercih edildiği bu günlerde, öykü, okunması en kolay ve zevkli türlerden biri olarak yerini korumaya devam ediyor. Okumaya vakti olmayanların özellikle tercih ettiği kitaplardır öykü kitapları. Romana karşı öykü, öyküye karşı roman gibi bir çatışma yeterince anlamsızdır. Gerçek bir okursanız, seçiminiz "iyi roman" "iyi öykü" yönündedir; puntolar ve sayfa çokluğu gözünüzü korkutmaz. Eğer "iyi öykü"den yanaysanız "Dert Yorumcusu" size bu konuda yol gösterecektir. Yalın, sade ve sımsıcak satırlarıyla. Yazarın Güney Asya kökenli olup bu kültürü yansıtması size aşina gelecektir. Amerika'da kendilerine yeni bir düzen kurmaya çalışan ve kurulmuş düzenin içerisinde yitip gitmemek için savaş veren ama hep özlem dolu anılarla yaşayan Güney Asyalılar. Herhangi bir şikayetleri yok, sadece köklerindeki o "öz"ü yitirmekten özenle kaçınıyorlar. Bunun için de Amerikan fastfood'unu değil de, kendi yemeklerini yapıp yemeğe devam ediyorlar. Birbirilerine sımsıkı kenetlenince kaybolmayacaklarını anlıyorlar. Küçük tesadüflerin insanların hayatında ne kadar büyük değişikliklere yol açabileceğini, iletişimin tam olarak ne zaman koptuğunu görüyorlar bu öykülerdeki insanlar. Ve siz gülümseyerek, anlayışla Lahiri'nin kaleminden dökülen sadeliği ve hayatın ta kendisini doya doya içinize çekiyorsunuz. Pulitzer Edebiyat Ödülü alan "Dert Yorumcusu"nun adında ufacık bir karamsarlık sezebilirsiniz ama öyküler, her ne kadar mutlu sonla bitmese de, karamsar değiller. Onları gerçekçi diye nitelememize sebep olan da yazarın bu yolu izlemeyi tercih etmiş olmasıdır. Kısa öykülerin büyülü bir yanı da tek kitapta farklı birkaç dünya ile tanışabilmenizdir. Hızlı tüketime dayanan yaşam tarzlarımızı doyurucu bir yandır bu. Buna "hayır" deme gücünü kendimizde bulamıyoruz.