12 Eylül döneminde devletin bir ara yoğun olarak başvurduğu gözaltında kayıplar, uzunca bir süre gündemden düştükten sonra 90’lı yılların başlarında tekrar gündeme gelmiş; bir kısmı üniversiteli devrimciler, büyük çoğunluğu da Güneydoğu’da PKK’ya destek veren köylüler olmak üzere yüzlerce insandan bir daha haber alınamamıştı. Berat Günçıkan gözaltında kayıpların toplumsal tepkilerin de etkisiyle azalma eğilimine girdiği 1996’da yayımladığı ‘Cumartesi Anneleri’nde bu vahşetin hedef aldığı (oğlunu, kızını, kocasını arayan) kadınların öykülerine yer vermiş. Çok acı öyküler bunlar. Günçıkan, yıllarca Galatasaray’da devletten yakınlarının hesabını soran kadınların anlatımlarını daha fazla dramatize etmeden aktarmış. İyi ki de öyle yapmış. Bir buçuk yıl arayla iki oğlu gözaltında kaybedilen Feriha Efeoğlu’nun acısını kim yüreğinde hissetmeyebilir ki? Kitabın en önemli problemi gözaltında kaybedilen insanların neden hedef alındığını muğlaklaştıracak şekilde onların siyasi kimliklerinin gözardı edilmesi. Oysa insanlara ‘bu gençlerin hiçbir suçu yoktu, niye kaybedildiler’ demek doğru değil. Kaybedilen insanlar -ki bazılarını şahsen bazılarını gıyabında tanıdım- yasadışı bir mücadele yürütmüşlerdi ya da yürütüyorlardı, bu bilinmesi gereken bir gerçek. Böyle olduğunu bilerek ve buna rağmen gözaltında kayıplara karşı çıkmak gerekiyor. Yazarın da aksini düşünmediğini tahmin ediyorum ama bu gereksiz naiflik işin içyüzünü bilmeyen insanlarda ‘ya, bu insanların suçu yokmuş yanlışlıkla kaçırılmış herhalde’ düşüncesini uyandırıyor ki dönemin içişleri bakanlarından biri de aynı minvalde bir açıklama yaparak gözaltında kayıp olayını adli bir vaka düzeyinde yansıtmaya çalışmıştı. İkinci eleştirim, doğu ve batıda yaşanan kayıpları dengeli olarak aktarmakla birlikte gözaltında kayıpların yeniden başladığı dönemdeki kayıpların yakınlarıyla görüşülmemesi kitabı eksik bırakmış. Yusuf Erişti, Hüseyin Toraman gibi isimlerin kaybedilme süreci ve arkalarından sürdürülen mücadelenin yetersizliği Türkiye’ye bu utancı yaşattı zira. Bir de Ayhan’la Ali’nin (Efeoğlu) fotoğraflarının karışması kötü olmuş ama kitabın kendisinin önemi bu hataları unutturabilir. Türkiye’nin asla unutmaması ve asla bir daha yaşamaması gereken bir olguyu deşeleyen bu kitap mutlaka okunmalı, mutlaka yeni baskıları yapılmalı.