Bir kadın erkeklerin ağzından nasıl bu kadar iyi yazar, sahiden anlayamıyorum ya. İstismar edilmiş, psikolojik şiddete uğramış, içindeki karanlığı dışarı çıkarmış erkek çocuklarını bunca anlayabilmek ve oradaki ürkütücü, tekinsiz, huzursuz hâli bu biçimde dışa vurabilmek için insanın başına ne gelmesi gerekir? Macar yazar Agota Kristof bu işte nasıl bu kadar mâhir? Ve bu sorunun cevabını sahiden bilmek istiyor muyum acaba?
Yazarın üzerine konuş konuş bitiremediğimiz büyük üçlemesi Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan dışında dilimize çevrilen tek kitabı olan Dün (neyse ki şimdilik, Can Yayınları bu işe el atıyor), o üçleme kadar vurucu olmamakla beraber yine epey etkileyici bir eser. Adını bilmediğimiz bir ülkenin bir köyünde doğan
Tobias'ın ağzından konuşuyor bu kez Kristof. Tobias'ın babası yok, annesi çok yoksul ve geçimini o küçük köyde fahişelik yaparak sağlıyor. Tobias'ın, çocukluğunu ve annesini anlattığı ilk bölümleri kusursuz kitabın. Bir çocuğun kendi gerçekliğini inşa etme çabası, kendi mutluluk fikrini oluşturması, şiddetle ilişkilenmesi, anlaması, anlayamaması, anlamlandırma çabası, hiç bulamadığı güven duygusu yoksunluğunun onda yarattığı tahribat... Okurken tıpkı o üçlemedeki gibi boğazımı düğümleyen ürkütücülükte yazılmış cümlelerle başlıyor kitap.
Tobias bir gün annesi bir erkekle yatarken ikisini de bıçaklayıp bir başka ülkeye kaçıyor, ancak ardında bıraktığı ilkokul aşkını hiç unutamıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tobias'ın bir göçmen olarak deneyimini ve o kıza duyduğu ve gitgide bir saplantıya dönüşen ihtiyacını okuyoruz. Bu kısımlarda kitap baştaki gücünü yitiriyor bence. Ancak yazarın okuduğum ilk kitabı bu olsaydı da çok acayip bir yetenekle karşı karşıya olduğumuzu anlardım sanırım, hissettiriyor çünkü onu.
Her zamanki gibi, bu minicik ve çok bireysel öyküde bile o devasa toplumsal izlekler arkada gümbür gümbür kendilerini hissettiriyorlar. Savaş, yoksulluk, göçmenlik, şiddet, toplumsal cinsiyet, dil, kapitalizm ve yarattığı devasa yabancılaşma... Hepsi orada, kendilerini gözümüze sokmadan biçimlendiriyorlar öyküyü.
Küçük ama güçlü bir metin Dün. Yeni Agota Kristofları büyük bir heyecanla bekliyorum şimdi.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Agota Kristof’un Dün’ü, bence kısacık hacmine rağmen insanın içine ağır ağır yerleşen ve bittikten sonra da etkisini sürdüren çok güçlü bir roman. Tobias’ın isimsiz, yoksul bir köyde başlayan hayatı; annesiyle yaşadığı sefalet, çocukluk travmaları ve bir kırılma anından sonra başka bir ülkeye kaçışı üzerinden ilerliyor. Sonrasında Sandor Lester adıyla yeni bir hayata tutunmaya çalışsa da geçmişini, özellikle de çocukluk aşkı Line’i zihninden silemiyor. Ben bu kitabı okurken en çok şunu hissettim: İnsan bazen bulunduğu yerden değil, taşıdığı geçmişten kaçamıyor. Kristof’un dili çok sade, çok soğuk ama tam da bu yüzden çok vurucu; hiçbir şeyi süslemiyor, okuru doğrudan yalnızlığın, yabancılaşmanın ve içsel karanlığın içine bırakıyor. Bence Dün, sadece bir kaçış hikâyesi değil; aidiyet, saplantı, yoksulluk ve geçmişle hesaplaşma üzerine kurulmuş sarsıcı bir roman. Kısa ama derin, sessiz ama uzun süre akılda kalan bir kitaptı benim için.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu yazarı sevip sevemediğimi bir türlü anlamadım. Anlatılan hikayeler çok günlük hayattan ve düz olması kitabı heyecansız kılıyor. Ama hayatından içinden ve gerçeklerden anlatması da kitabı cazip kılıyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Artık beklenecek bir şey kalmayacağını, bu nedenle odamda kalacağım, bir sandalyeye kayıtlı hiçbir şey yapmıyorum."
Kısa, yalın ve soluksuz bir ilerleyiş..
Merhaba Agota..
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Dün” kısacık bir kitap ama içinde kocaman hikayeler barındırıyor. Satır aralarına gizlenmiş bir hayat, bastırılmış acılar ve en önemlisi de unutulmak istenip unutulamayan bir ‘dün’ var içinde.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Göçmenliğin, yalnızlığın ve kimlik arayışının bir hikayesi. Başkahraman Sandor, sürgün edildiği şehirde kendini geçmişin gölgesinden kurtaramaz. Dilini kaybeder, aidiyetini yitirir ve tek dayanağı takıntılı şekilde bağlı olduğu Line olur. Kısa olduğu çin çabuk okunuyor ama benim sevdiğim bir hikaye değildi.
Bu hikaye, bence, Agota'nın deneyimlerini, hayatını, köksüzlüğünü, yeni bir hayata başlamak için başka bir ülkeye kaçışını ama ona birçok acı deneyim, yazma heyecanı ve özlem getirmesini anlatan bir hikaye. Bir kadın olarak bir erkeğin ağzından bu kadar iyi anlatabilmesi de takdire şayan. Okuması, odaklanması çok kolay aşırı akıcı bir kitap.
kisacik roman.yine göç siginmaci olma durumu baska ulkede yazarin yasadigi hayatin etkileri bu kitaptada gozukuyor...guzel sadece arada bikac sayfa sirrsel biseyler anlatiyor hic tarzim degil...oralar disinda guzel...