“Ey bu devrin kara bahtlı, nice devrimlere uğramış gençleri; viraneye dönmüş bir savaş meydanının akşamında inleyerek yarasını sarmaya çalışan bir ‘kılıç artığı’ nesil olsanız da, Türkçenin son rönesansına tuğla taşımış bir yazarın eseriyle karşılaşırsanız önünde hürmetle eğilmeyi ihmal etmeyiniz” Böyle söylüyor kitabının bir paragrafında Ahmet Turan Alkan. Evet! Bende sevgili yazarın üslubunun ve dilinin önünde daha önce çok kere yaptığım gibi hürmetle eğiliyorum. Okuyun Ahmet Turan Alkan’ı… Okuyun ki; dünyadaki en büyük yalnızlığın iftar sofralarındaki yalnızlık olduğunu ruhunuzda hissedin. Okuyun ki, içi boşaltılıp tatile dönüştürülen dini bayramlar ile sıradan tatillere bayram sıfatı yakıştırmadaki çelişkiyi düşünün. Okuyun ki, edebiyat kitaplarımızda eski lisanın gülünçlüğü yönünde fikir telkin etmek için yazılan ve bugün okuduğumuzda bir şey anlamadığımıza utanmak yerine cahilliğimizle dalga geçtiğimiz Divan şiirini tanımaya çalışın. Okuyun ki, Türk musikisinin, türkülerin o eşsiz dünyasında seferler yapın. Okuyun ki, taşrada nice ümit ve fedakârlıklarla çıkarılan ve kısa sürede can veren matbuat aleminin çilekeş mahalli dergi ve gazetelerinin dramına hüzünlenin. Yani kısaca Ahmet Turan Alkan’ın o engin fikir dünyasında geçmişten günümüze doğru zaman zaman hüzünlü zaman zaman tebessümün hakim olduğu bir yolculuğa çıkın.