Yaşlanmak, birikmektir bir manada. ama zenginleştiğimiz söylenemez bu birikmeyle. daha çok ıvır zıvırla dolu, dağınık bir sandık odasına benzer yaşlananın hali. o eski yürek çarpıntısı hevesler, oradan buradan yakalayıp içlerine dahil olduğumuz önemsiz deneyimlerin artıkları altında, tozlu ve yıpranmış bir vaziyette dururlar. onları tekrar çekip yüzeye çıkarmaya vakit kadar güç de ister. çoğunluk gözü yemez insanın onları hatırlamaya, ya da ayaküstü bir sohbette onların adını bir kez daha hararetli hararetli anmaya.zaten dili bir türlü dönmeyecektir de. çünkü secde edilmiş eski bir ilahtan, hayatı boyunca ona hiç inanmamış biriymişçesine bahsetmek ağır gelir şimdi. eğer yapacağı birşey varsa, sadece dışarıda kalıp seyretmek olmalıdır bu, ister uzun ister kısa bir mesafeden olsun, kelimelere bulaşmak olmasın yeter ki. haddinden fazla bir yakınlık kurmaya davet etmesin bizi hiç. geçmişe kilit koymuş bir hafızaya, kendi mahremiyeti bile, ele verdiği ânda kötü bir taklide dönüştürdüğü imkansız bir hatıralar ve itiraflar bütünü gibi görünür...
İşte Luısa emekli olduktan sonra önce rutin dediğimiz yaşamına başlarken tam da bunları hisseder.Zamanla yalnızlığının getirdiği bunalımlar o derece artar ki yalnızlık bir olgudan ziyade en yakın arkadaşı olmaya başlar.Günlerce dışarı çıkmaz,sokaktan ve binadan gelen seslere olan duyarlılığı bir saplantı haline gelir.Gerçeklerden kaçışı ve bunu bir nevi kurtuluş olarak görmesi öyle bir hal alır ki pişmanlıklarıyla beraber yavaş yavaş çürümeye değişmeye başlar...
Umarım kimseler böyle bir yaşlılık dönemini haketmez diyor ve kitabı tavsiye ediyorum...