Metni okumaya başlayana kadar hiçbir şeyim yoktu, Norveç ellerinden soğuk soğuk bilinç akışlarında kaldığımdan mıdır, nineyi kaldırdığımız hastanenin bekleme odasının soğuğundan mıdır, çok acayip çarpıldım. Bugün dördüncü gün, kendime geldim. Otuz olduğumu hatırlatmak içindi sanırım, artık yarım gün yatıp akşama iyileşmek diye bir şeyin olmayacağını hatırlatmak istedi virüs kardeşler. Sağ olsunlar. Denk geldi; K. olan Kjersti -veya tersi- de otuz üç yaşındaydı ve akciğer arıyordu, böyle hatırlıyordum, o gece soğuktu, muhtemelen Kayışdağı esintisi ciğerlerime doluyordu ve dinen öksürüğüme yeşil mantar gibi ekstra can veriyordu. Ben sigarayı bıraktım ama K.'nın akciğer transplantasyonundan başka şansı yoktu, hiç sigara içmemişti, ciğerlerini hiç zorlamamıştı ama ölmek üzereydi. Bunun adaletle ilgili bir şey olduğunu sanmıyorum; en yakın arkadaşlarımdan biri ağzına sigara sürmezdi, devlet sanatçısı ve deli sporcu olan babası akciğer kanserinden ölünce herif bacaya döndü. Yaşamdan adil olmasını -diğer pek çok şey gibi- bekleyemeyiz, sadece onu yaşamayı bekleyebiliriz. K.'nin anlattığı da sadece yaşamak. Yaşamak zaten başlı başına bir iş, bir yük, ölüme yakın olunca daha da bir iş. Ferdinand var, intihar eden sevgili. Eh, daha ne kadar iş olabilir gündelik?
K.'nın parlak düşüncelerinde takılabileceğimiz noktalar var, bir de takip edemeyeceğimiz bağlantılardan çıkılan yaşantı parçaları. Fotoğraflar insanların yaşamlarına açılabildiği gibi karanlığı dolduran gölgelerden başka bir şey ifade etmeyebiliyor, tamamen anlık bir akış. Pesimist Samuel'in ve müntehir Ferdinand'ın arasında kararlarını gözden geçiriyor K., bir bebek ve Samuel'le mutlu olabilir ama mutluluk düşüncesini aklından silebilirse. Düşünüldüğü an ortadan kaybolan bir şey bu, K. da pek optimist bir insan sayılmaz, sıkıntılı sınıflarıyla, baskıcı müdürüyle, tatminsizliğe yol açan öğretmenliğiyle meslek yaşamı pek yardımcı olmuyor. Bunun yanında atladığı balkondan aşağı düşmeden önce elini uzatan Ferdinand'ın havada açtığı boşluğun kapanma sesi de kulaklarından silinmemiş. Daha da kötüsü, pek bir şeyi sevmediğini söylüyor. İnsanları, hayvanları, ne varsa sevmiyor ki çocuğunu nasıl sevecek, hele Samuel'i, bu sevmeme olayı bir travma sonucu mu, kaybettiklerinin ardından ortaya çıkan bir duygu mu, bilebiliriz veya bilmeyebiliriz, biz sadece dinlemekle mükellefiz ve anlatıyor K., dikkatli adımlar atarak yaşamış şimdiye kadar, matematiği bu yüzden sevdiğini ve öğretmeye çalıştığını söylüyor. Matematik kesin, formüllere oturan sayılar, belirli uzaylarda belirli biçimde davranan denklemler, hepsi bu. Elbette işin uçucu bir yanı var, matematik diğer her şey gibi buharlaşır ve hayal gücünün ulaşabileceği yerlerde somutlaşmaya başlar ama K. işin bu boyutuyla pek ilgilenmiyor, o sadece acısıyla ilgileniyor. "Bir yaşamı olmayan insan, yanılsama yaratmak zorunda kalır." (s. 8) Acısını yanılsamalarla çoğaltmaya da meyilli, eyvah. Bir konuşsa dünyanın depresyona gireceğini söylüyor, bu kadın tehlikeli. Bu kadın temizinden bir ömür törpüsü olabilir. Bazıları var, çıkarmaya çalışırsınız ama battıkları çukurda iyidir onlar, günü gelince kendi haline bırakıp gidersiniz. K. da onlar gibi, Samuel'le karşılaşana kadar. Daha derin bir çukurda batan biri Samuel, daha pesimist, daha yazar, daha çıkışsız ve yaşamını bu şekilde sürdürebiliyor. Daha kötü durumda olan biri sağaltıcıdır, iyidir ama iyileşene kadar. Sonrasında sadece batışı görülür ve o da arkada bırakılır ama bu da bizim problemimiz değil, Ferdinand'ın problemi ki K.'ya Samuel'den çocuk yapmasını, onunla sevgili olmasını söyleyen Ferdinand. Ferdinand bir albatros, bu imgeyle sık sık karşılaşacağız ve karakterlerin her biri için bir albatros tüyü koparıp saçlarına sıkıştıracağız. Albatrosların pençelerini geçirdikleri türdeşlerine tecavüz etmeleri pek iyi bir çağrışım taşımıyor ama bırakamama-kurtulamama döngüsü birbiriyle uyumsuz üç insanın ilişkisini iyi yansıtıyor sanırım. Üstelik K., kendinden bile kurtulamadığını kabul ettiğinde, Ferdinand'ı Paris'te ve Samuel'i İrlanda'da bıraktığını, kendisinin Norveç'te sıkışıp kaldığını düşündüğünde kentlerin pençelerini de hissediyor. Ciğerlerinin iflası bu pençeler yüzünden olabilir. Bir başkasının ölümünü bekliyor ki son model ciğerlerine kavuşabilsin. Aldığı hava bir başkasının çok önceden sahip olduğu organla alınırsa belki bir başkası olabilir, umutsuzluğundan kurtulabilir ki bu bilimsel bir mevzudur, organ hafızası mıydı neydi, her nakilde önceki sahibin bir parçası yeni sahibe geçebilir. Yeni organı eskiymiş gibi düşünmek, ilk sahibiymiş gibi düşünmek şart, yoksa vücut yeniyi kabul etmiyor. Beyin demeliyiz aslında. Yaşam da biraz böyle; yaşamı olduğu gibi kabul etmezsek hiçbir zaman bizimmiş gibi algılayamayız, hep dışımızda bir yerde durur, olması gereken yerden çok uzakta. Yaşam, tam gözlerimizin arasında, burnun az üzerinde olmalıdır. Bence yeri orası. Yaşama daha güzel bir yer düşünemem, her şeyin merkezinde olmalı.
Edebiyatı düşünüyor K., Ferdinand istedi düşünmesini. Edebiyat, bir şeyler yazmak, K.'nın kurtuluşunun anahtarı olabilir. "İçimdeki şeytanlarla başa çıkmak için kendimi edebiyata yönlendirmem gerektiğini söylemişti." (s. 11) Ferdinand'ı neden bırakmadığını düşünüyor K., Ferdinand öldü. Ferdinand acılarına dayanamayıp Paris'te kendini aşağı attı ve hayaleti musallat oldu, K. geriye kalan tek şey hayalet olduğu için başka bir şeye tutunmuyor, başka bir şeye ihtiyacı yok, Samuel'i görene kadar. Ferdinand'ın hayaleti olmasa belki de Samuel'e de ilgi göstermeyecekti, helal hayalet. Sözcükleri sahtekarlık için kullandığını söyleyen bu kadına başka bir yol gösterdin ve güvenilmezlik pelerininden arındırdın onu, helal.
Tüylü Bir Şeydir Şu Yas'ı beğenenler bunu da beğenir. Melankoli ve yas bir yaşamı nasıl kemirir, neye çevirir, ikisinden nasıl kurtulunur, hep bunlarla alakalı bir anlatı. K.'nın kendiyle yüzleşmesi çok duru, açık. Jaguar'dan hoş bir metin. Şu sıcaklarda İskandinav hüznü iyi gelir, tavsiye ederim.
“Önemsiz şeyleri yineliyorum, bu sırada önemli olanlar yazılmamış kalıyor. İnsan asla her şeyi söylemeyi başaramıyor.”
Norveçli yazar Kjersti Skomsvold’dan daha önce Hızlandıkça Azalıyorum’u okumuştum, çok insanın sevdiği bu kitap bana nedense umduğum kadar nüfuz etmemişti. Kendisinin 33’ünü ise yine genel kanının aksine çok daha fazla beğendim açıkçası. Skomsvold yine karanlık, tekinsiz, epeyce depresif ama bu metin çok daha katmanlı, derinlikli ve zengin geldi bana.
Ve fakat zor. Bir tür iç monolog-bilinç akışı gibi yazılmış, üstelik de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip geliyor, hangileri anlatıcımız K.’nın gerçek deneyimleri, hangileri hayal ettikleri, hangileri gerçekleşiyor, kafasının içinde miyiz dışında mı, okuduklarımıza güvenebilir miyiz, anlamak güç. Ama belki tam da burada yazarın şu cümlesini aktarmak iyi olur: “Ayağa kalkarken bütün bunlar henüz yalnızca kafamın içindeydi, yaşamda güvenilirlikten daha önemli bir şey var, o da düş gücü. Mutlu birkaç saniye boyunca, gerçekle yüzleşmeden önce.”
İsmini bilmediğimiz anlatıcımız K. 33 yaşında, akciğer nakli bekleyen bir kadın. Sorunlu öğrencilerin gittiği bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor. Sevgilisi Ferdinand intihar etmiş fakat öteki taraftan buralarada müdahale etmeyi sürdürüyor, K.’yı yeni tanıştığı yazar Samuel ile yakınlaşmaya ve ondan bir çocuk yapmaya teşvik etmeye çalışıyor. Akciğer nakli olup olamayacağını, dolayısıyla yeryüzünde kaç günü kaldığını bile bilmeyen K., hem hayatla ilişkisini sürdürmeye hem de bu çocuk fikrini içine yerleştirmeye çalışıyor. Hikâye kabaca böyle, ancak Skomsvold’un anlatımı o kadar müphem ki, bu resmi çizmek kolay olmuyor. Zamanda ileri-geri yürürken, bir yandan da dediğim gibi gerçeklik ve hayal edilen arasında da gidip geliyoruz. Anlatıcımız çocuk üzerine düşündükçe kendi çocukluğuna, kendi travmalarına da gidiyor, bedeniyle ilişkisini didikliyor, iç sesi bize oldukça sert şeyler söylüyor.
Hüzünlü ama bir yandan da komik (çünkü insanın tüm iç konuşmalarında biraz sarkazm ve absürtlük vardır bence), ağır ama bir yandan da gündelik şeyler anlatan, epey güçlü bir metin bu bence. Arz ederim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“33” tam anlamıyla derin bir yolculuk! K., sorunlu öğrencilerle dolu bir sınıfta matematik öğretmenliği yapıyor ve doğum gününde 33 yaşında olduğunu duyunca, öğrencileri ona “İsa’nın yaşındasın” diyerek ölümünün geldiğini hatırlatıyorlar. Yani, olaylar hemen gerginleşiyor! Ama K.’nın hayatı çok daha karmaşık; sevgilisi Ferdinand’ın intiharının ardından bir parça ölmüş, bir de akciğer nakli bekliyor. Hayatın ona sunduğu tüm bu karanlıkla yüzleşmesi gerekiyor.
Kjersti Skomsvold, melankolik tavrını gerçeküstü bir anlatımla harmanlayarak okuyucuyu derin düşüncelere sürüklüyor. Roman boyunca düğümler atılıyor ve çözülüyor; her sayfada yeni sorularla karşılaşıyorsunuz.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Maalesef bana göre değildi, oysa ki çok istemiştim sevebilmeyi ve diğer kitaplarına yönelmeyi maalesef bana hitap etmedi muhtemelen yaşımdan(20) dolayı
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikolojik betimlemeleri olan iç sesin bolca konuştuğu bir eser. Böyle bir eserin çok iyi çevirisi olmalı bunu gerçekleştirdiği için de jaguara kitaba teşekkürler.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kjersti Skomsvold'ün Türkçeye özene kazandırılmış ikinci eseri. Kuzeyin soğuk akan ama duygusal hayatını yansıtan güzide bir roman. Tek oturuşta bitirilecek cinsten.