"Bir grup çocuğu ıssız bir adaya atsak ne olur?" temalı bu deneyimizde çocukların ne kadar psikopat ve aklı başında olabileceğini görüyoruz. Kötülüğün cisimleşmiş haliyle de karşılaşıyoruz, sanki insanları kötülük yapmaya iten, insandan bağımsız başka bir güç varmış gibi. Mevzu iyilik ve kötülük arasındaki mücadele aslında, yazar bunu yansıtmakla birlikte bu ikisinin bir arada bulunabileceğini, kötülüğün törpülenmesinin ve iyiliğin yüceltilmesinin uygarlık yoluyla gerçekleşebileceğini anlatıyor bir açıdan. Mina Urgan'ın görüşü de böyle.
Kitabın yazıldığı tarih 1954, o sıralarda Kohlberg muhtemelen kuramı üzerinde çalışıyordu. Kuram 1958'e ait. KPSS illetini çekenler özellikle bilir; Kohlberg'in ahlak gelişimi üzerine güzel bir mevzusu var. Kademeleri falan unuttum şimdi, ceza-itaatten evrensel doğruya kadar sekiz kademe var galiba. Ben sadece bu kitaptaki çocukların ahlaki davranışlarının açıklaması olabilecek bölümleri alıyorum.
"1. Dönem: Ceza ve İtaat (Yaklaşık 4-5 yaş arası dönem): Bu evrede davranışın sonucunda doğruluk ve yanlışlığına bakılır. Örneğin çocuk eğer ahlaki olarak hata yapmışsa cezalı, doğru olanı yapmışsa cezalı değildir. Birinci evre son derece ilkel özellikler taşır. “Çocuk bütün sorunlara fiziki cezalarla çözüm arar”. Zıddı olan doğru davranış düşüncesi de ödül getirir kanısındadır. Bu evreye ilişkin örnek olarak, trafik polisinin olmadığı bir kavşakta kırmızı ışıkta geçen sürücünün davranışı veya sınavda hocasının görmeyeceğini anlayan öğrencinin kopya çekmesi verilebilir. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu ve polisin onu yakalayarak hapse atacağını düşünür” (Bacanlı, 2002).
2. Dönem Saf Çıkarcı Eğilim (Yaklaşık 6-9 yaş arası dönem): Gelenek öncesi özellikler taşımakla birlikte ikinci evre birinci evreye oranla daha gelişmiş özellikler gösterir. Bu özellikler çocuğun yeni zihinsel ve rol alma yeteneklerinden kaynaklanır. Bu evrede göze göz dişe diş anlayışı hakimdir. Kurallara, ihtiyacı karşıladığı sürece uyulur. Bu dönemdeki birey için her şey karşılıklıdır. Bu dönemde “doğru” olan şey, diğer insanların ihtiyaçlarını da dikkate alan, somut ve karşılıklı adil alışveriştir. Bu evredeki kişi ne kadar verirsem o kadar almalıyım anlayışına sahiptir. “Bu evredeki birey Henz hikayesinde Henz’in suçsuz olduğunu, çünkü hırsızlığı karısı için yaptığını ve bir kocanın karısı için bunu yapması gerektiğini düşünür (Bacanlı, 2002).
3. Dönem: Kişiler Arası Uyum (Yaklaşık olarak 10-15 yaş arası dönem): Bu evrede kişiler arası uyum ya da iyi davranış; başkalarını hoşnut kılan, onlara yardım eden ve onlar tarafından beğenilen davranıştır. Kibar olarak takdir edilmek önem kazanmıştır. Bu evrede iyi vatandaş vergi öder; iyi çocuk anne ve babanın koyduğu kurallara uyar ve ona göre hareket eder. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu, çünkü toplumdaki insanların onu ayıplayacağını düşünür (Bacanlı, 2002)."
Metindeki gençler 6-14 yaş aralığında. Bireysel farklılıkları ele alırsak, Domuzcuk haricinde bu üç aşamanın dışında olan bir çocuk yok sanıyorum. Buna göre ortaya çıkacak psikopatlıkları varın siz düşünün ki bunlar da aklı başında olan çocukların geçeceği aşamalar. Bunlarda psikopatlık potansiyeli barınıyorken bir de psikolojik sorunları olan çocukları düşünün. Tam bir karnaval olur.
Ralph sahilde dolanırken Domuzcuk'la karşılaşır. Domuzcuk şişko bir çocuk, astımı var. Diğer çocuklar tarafından aşağılanmak için bütün özelliklere sahip. Bunun yanında diğerlerinde olmayan bir özelliği de akıllı bir çocuk olması. Piaget'nin Bilişsel Gelişim Kuramı var, buna girersem mevzu bambaşka bir hal alacağı için Domuzcuk'un analitik düşünebilme yetisinin olduğunu söyleyerek geçiyorum. Yani bu komünde mantığın temeli Domuzcuk. Tabii çocuklar üstünde mantık ne kadar etkiliyse. Neyse, bu ikisi karşılaşıyorlar, konuşuyorlar falan. Ralph bir denizkabuğuna üfleyerek çıkarttığı sesle civardaki diğer çocukları topluyor ve herkese söz hakkı verilen demokratik bir ortam yaratıyor. Şef seçiliyor, çocuklar denizkabuklu oğlanı liderleri olarak görüyor. Liderlik Ralph'te var ve adaya düşmelerine neden olan uçak kazasından sonra kurtarılana kadar nasıl yaşayacaklarını Domuzcuk'un da yardımıyla Ralph belirleyebilir. Jack ortaya çıkana kadar durum bu.
Olaylar ilerledikçe çocuklar küçük bir sosyal ortamda, büyüklerin olmadığı bir dünyada gerçek kimliklerine kavuşuyorlar.
Güç yanlış ellerde çok tehlikeli bir şey, ben bunu anladım. Uygarlık da çok önemli. Mesela gençliğimizi düşünelim; aile bir yere tatile gidince ev bize kalıyordu. Bir hafta, iki hafta, ne kadarsa. Sonra ev çöp eve dönüşmek üzere... Yani evet, uygarlık süper bir şey.
Sineklerin Tanrısı, William Golding'in 1954 tarihli, dünya çapında bir İngiliz edebiyat klasiği olarak kabul edilen ve birçok dile çevrilen romanı. Hikaye, bir uçak kazasının ardından ıssız bir adada mahsur kalan bir grup çocuğun etrafında dönüyor. Hepsi erkek olan çocuklar, kurtarılmayı beklerken hayatta kalmak için örgütlenip bir toplum kurmaya çalışırlar. Ancak zaman ilerledikçe, çocukların medeniyeti ve ahlak anlayışları çözülmeye ve bozulmaya başlar. Gruplar oluşur ve aralarında nihayetinde ölümcül sonuçlar doğuran çatışmalar çıkar. Roman, iyi ve kötü arasındaki çatışma, insan doğası, ahlak ve toplumun insan davranışlarını kontrol etmedeki rolü gibi temaları ele alır. Bir macera öyküsü olarak başlayan eser, kısa sürede güç, şiddet, zulüm ve medeniyetin kırılganlığı üzerine sürükleyici bir psikolojik incelemeye dönüşüyor. İnsan doğasının hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebileceğini görmek hem ilham verici hem de ürkütücü. Yazar, insanlığın en temel içgüdülerinin, sosyal yapılar ve dış denetim ortadan kalktığında nasıl ortaya çıktığını ustalıkla gösteriyor. Çocukların masumiyetten vahşete doğru evrimi gerçekten rahatsız edici.
Medeniyetin yok oluşundan sonra kaosun ne kadar çabuk ortaya çıkabileceğine dair gerçekten büyüleyici bir bakış açısı sunuyor. Akılda kalıcı ve iyi işlenmiş karakterler aracılığıyla roman, bizi iyilik ve kötülüğün gerçek anlamı ve bu kavramların bağlam ve koşullara göre nasıl değişebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Ve bunların genç çocuklar olduğu düşünüldüğünde, durum daha da korkutucu hale geliyor. Psikolojik incelemesinin ötesinde, eser anlatım ve üslup açısından da olağanüstü bir şekilde kurgulanmış. Golding'in üslubu açık, sade ve etkileyici olup, okuyucunun anlatılan adada yaşadığını düşünmesini sağlıyor. Dahası, bu grup bireylerin eylemleri aracılığıyla ne yazık ki gergin bir atmosfer yaratıyor.
Sonuç olarak, tematik derinliği ve insan doğasının karmaşıklıklarını keşfetme becerisi sayesinde zaman içinde kalıcılığını sürdüren edebi bir eser. Konusuyla insanlığın karanlık yönleriyle yüzleşmeye davet ederken, sürükleyici ve unutulmaz bir edebi deneyim yaşıyorsunuz. İnsanlık hali, iyilik, kötülük ve güç üzerine derinlemesine düşünmek isteyenler için olmazsa olmaz bir okuma. Karmaşık ve derin temalarının onu zorlu ve hatta zaman zaman yoğun bir okuma haline getirebileceği doğru olsa da, verdiği dersler onu okumaya ayırdığınız zamana fazlasıyla değer.
"Eğer bir yüz, üstten ya da alttan ışık aldığına göre değişiyorsa, neydi bir insan yüzü? Her şey neydi?"
Kitap yorumlarında kitabın özetlenmesinden hoşlanmıyorum. Bu yüzden spoiler vermeden kitap hakkındaki çarpıcı, sevdiğim veya sevmediğim noktaları, tecrübelerimi paylaşmaya çalışıyorum. Sineklerin Tanrısı bir ada romanı. Çok akıcı bir kitap. Birkaç günde bitti zaten. Kitap Genel Kamu Hukuku derslerinde okutulan altmetinler barındırıyor. Hikaye akışı, giriş, gelişme ve sonuç olarak çok güzel ilerliyor. Karakterler beğendiğim noktalardan biri. Yazar karakterleri, simgelemesini istediği kavramaları çok iyi yansıtacak şekilde işlemiş. Karakterlerden aklı ve sağduyuyu temsil eden (ve gerçek ismi bilinmeyen) domuzcuk karakterini tomurcuk diye kodlayıp öyle okudum hep. Her ne kadar adadaki kabile düzeninin başını Jack temsil etse de ben daha çok Ralph'e kızdım. Çünkü Ralph elindeki egemenliği ve fırsatları doğru değerlendirerek düzeni sağlayamıyor. Tabi ki daha sonra bu fırsatı elinden kaçırıyor. Baştan sona güzel bir roman. Tavsiye ederim.
Kitap; anlattıkları üzerine epey düşünülecek hatta bir kitap halkası ile okuyup tartışılacak mahiyette, anlatımı da bir o kadar açık ve akıcı.
Yazar; kitabında kötülüğün insanın yaratılışında doğuştan var olduğu ve çocukların tertemiz birer melek olduğu kanısının yanlış olduğunu, onların da nihayetinde birer insan olduğunu anlatmaya çalışır.
“Her insanın içinde iyi-kötü içgüdüler vardır. Anne, baba ve eğitim kurumları çocuğu olumlu biçimde etkileyecek, iyiye yönelen içgüdülerini geliştirip kötüye yönelen içgüdülerini engellemeye çalışacaktır. Uygarlığın amacı da budur aslında. Bu uygarlık süresi içinde en büyük görev de topluma düşer.”
Çünkü bu çocuklar artık Mercan Adası’ndaki çocuklar değildir; savaşların gölgesinde kötülüğü tanıyarak büyümüş olan çocuklardır.
Her anlamıyla “iyi” olabilmek ve “iyi” nesiller yetiştirebilmek dileğiyle
İnsanların ilkel duygularının ortaya çıkması için aslında bir adada yalnız kalması gerekmiyor, toplum içerisinde de ilkel duygulara sahip olan birçok insanla birlikte yaşıyoruz farkında olmadan. Sadece kalabalık içerisinde ilkel duygularını gösterme cesaretleri olmadığı için kendilerini maskeleyerek yaşayanlar var aramızda.
Sineklerin Tanrısı kitabında da çocuklar ıssız bir adada tek başlarına olduğundan, rahatlıkla içlerindeki vahşi duyguları ortaya çıkartabildiler. Grup içerisinde mantığını yitirmeyen ve kötü duygular yerine insani yönlerini koruyabilenler de, zaten doğuştan gelen bir merhamet duygusu taşıdıkları için kötü olmayı tercih etmediler.
Yazarın seçtiği konuyu ve işleyişini çok beğendim. Günümüzde art arda yaşadığımız insanlık dışı olayları düşününce, insanların eğitimsizlikle ve bunun getirdiği sorumsuzlukla ve gerekli kuralların, disiplinin olmaması ile ne hale geldiklerini görebiliyoruz.
20.yy'da yazılan en mükemmel eserlerden biri. Okuduktan sonra filmini izlemenizi de tavsiye ederim.
İnsanın özündeki vahşi yönün nasıl açığa çıktığını ve ne kadar kötüleşebileceğini gözler önüne seriyor. Kitaptan çıkarılacak o kadar mesaj var ve kitaptaki temsiller o kadar güçlü ki, en safı simgeleyen Simon ile öte yanda en vahşi, düzlemin öteki ucunda bulunan Roger.. Arada kalan Ralph, Jack, Domuzcuk ve diğerleri...Bu kitap, her ne kadar çocuk gibi gibi görünse de kesinlikle yetişkinlere hitap ediyor ve üstüne düşünülecek çokça tema bulunuyor. Kesinlikle okumalısınız...
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çeviriden mi kaynaklandı bilmiyorum ama kitabı okurken zaman zaman zorlandım; bazı bölümlerde anlatım beni içine almak yerine uzaklaştırdı ve “burada ne anlatılmak isteniyor?” diye birkaç kez geri dönüp okuduğum oldu. Özellikle başlangıçta hikâyeye tutunmakta zorlandım.
Yine de sayfalar ilerledikçe içimde tuhaf bir ağırlık birikmeye başladı. Kitap bittiğinde ise geriye sadece bir hikâye değil, insanın içini ürperten bir düşünce kaldı… O zorlu şartların, insanı nasıl yavaş yavaş kendine yabancılaştırıp vahşileştirebildiğini düşünmek bile içimi burkuyor.
Dikkat çekici sözü"medeniyetin çöküşü, vahşetin yükselişi"
İnsan nereye ayak basarsa, bastığı an orada çok az iyilik ve güzellik olur çünkü insan doğası gereği savaşır, yıkar, yok eder ve yozlaşır.
İhtiyacından çok yemek ihtiyacı duyan tek varlık insandır ve en doyumsuz olandır. Midesi tok iken gözü doymayan, gözünün doyma ihtimali olmayan tek varlık insandır ve özellikle kapitalist modernitenin verdiği doyumsuzluk ve ölçü tanımama gibi unsurlarla yok etme huyunu zirveye,daha yükseğe, en yükseğe çıkarma eğilimi daha yüzsüz şekilde sürdürmüş ve sürdürüyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir grup çocuğun hayatta kalma mücadelesinin nasıl bir güç savaşına ve kaosa dönüştüğünü inanılmaz sürükleyici bir dille anlatmışlar. Okurken 'ben o adada olsam ne yapardım' diye düşünmeden edemedim, kesinlikle herkese tavsiye ediyorum.