Kitap, 1960’ların başında Londra’da Thames Nehri üzerindeki teknelerde yaşayan bir grup insanın başından geçenleri aktarıyor. Fitzgerald'ın kendisi de bir dönem bu tür bir gemi evde yaşadığı için otobiyografik bir tarafı da var eserin. Çeşitli sebeplerle toplumsal hayata bildiğimiz anlamda tutunamamış türlü karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiyi, inşa ettikleri dayanışmayı görüyoruz kitapta.
Muhtemelen Penelope Fitzgerald’ın kendisinden devşirdiği başkahraman olan Nenna, kocası kendisiyle teknede kalmayı reddettiği için 6 ve 11 yaşındaki kızlarıyla Grace adlı bir teknede yaşıyor, öykü büyük ölçüde bu aile etrafında şekilleniyor. Açıkçası kitaptaki en ilginç karakter Nenna'nın 6 yaşındaki küçük kızı Tilda idi, diğer karakterlerin öykülerine girmeyi bir türlü başaramadım.
Eserdeki çoğu karakterin içinde bulunduğu umutsuzluk ve tutunamama halinden mütevellit kitaba sinmiş bir hüzün var. İnsanı boğan türde bir hüzün değil bu ama yine de beni mesafelendirdi bir şekilde.
Gayet iyi yazılmış bir hikâye, sonunun muğlaklığı dışında tertemiz bir kurgu, ilginç bir konu - ama işte, bana beklediğimi yapmadı. Ne bekliyorum bir romandan? Ama az, ama çok; bende bir duygu yaratmasını. İşte bu eksik oldu gibi burada - bağ kuramadım kendisiyle. O yüzden "kötü" filan diyemiyorum, hiçbir sorunu yok bence bu kitabın ama hiçbir akılda kalıcı yanı da yok sanki?
Ne yapalım bazen de böyle olur.
Ne zengin ne fakir, ne denizde ne karada... arada kalmış insanların hikayesi... muazzam bir kitaptı. İlk kez bir kitap okurken adı konmuş tüm duyguları hissedebildim. Güldüm, üzüldüm, burnum sızladı, boğazım düğümlendi. En önemlisi de bu romana hayran kaldım.