‘Militan bir eleştirmen’ olarak tanıtılan yazarın Türk düşmanlığı ve İslam dinini, insanları Müslüman yapmaya zorlayan bir din olarak tanıtan tarihi bir romanı. İşe biraz da cinsellik katarak kendi yaşama biçimlerini ortaya döktüğü bu romanı, sizleri zaman israfından kurtarmak adına okunası bir eser olarak tavsiye etmeyeceğim. Zaten bir İtalyan yazardan Fatih’i, Türkleri ve İslam’ı öven bir eser de beklemek elbette yanlış. Herkes tarihi kendi penceresinden anlatıyor. Fatih’in vefatı ve peşinden gelen karışıklıklar da fetihlerin devamına elbette ki ket vurmuş. Şayet Fatih’in vefat ettiği sefere çıkılsa idi belki de farklı bir tablo ortaya çıkabilirdi. Tabi ki bunları da gözden ırak tutmamak lazım. Kitabın tek olumlu yanı ‘Türkler Geliyor’ korkusunun bir yansımasını görmek açısından olabilir.
Kitapta özellikle zorla Müslüman yapılma konusu ‘ya İslam ya ölüm’ şeklinde ortaya konuyor. Halbuki böyle olmuş olsa İslam ülkelerinde hiçbir gayr-i müslümin olmaması gerekirdi. Konu özellikle farklı şekilde ortaya konmuş. Konunun aslını Kemal Arkun şöyle izah ediyor:
Gedik Ahmed Paşa, onsekiz bin yeniçeri be bin süvariyi karaya çıkardı. Süvari kuvvetleri hızla Otranto havalisine yayıldı. Umumi taarruz emri vermeden önce cihadın şartları mucibince Molla İbrahim Halil başkanlığında barış heyeti gönderdi. Barış heyetinin karşısına İtalyanlar Papaz Albertini başkanlığında bir misyoner heyetiyle çıkmışlardı. Papaz Albertini her mutaassıp Hıristiyan papazı gibi Türk heyetini saldırganlıkla, Hıristiyan ülkelerini işgal etmekle ve emperyalistlik yapmakla suçladıktan sonra şunları söyledi:
“Siz Türkler kısa zamanda çok geniş topraklar aldınız. Bizim dinimiz barış dini olmasına rağmen siz savaşı tercih ediyorsunuz!” dediğinde Molla İbrahim Halil şöyle dedi:
“-Papaz efendi eğer sizin dediğiniz dibi olsaydı milyonlarca Hıristiyan Müslüman olmazdı, çünkü bizim dinimizde kimse zorla Müslüman yapılmaz. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256)
-Bir kısım Hıristiyanlar cizye vermemek için İslam dinini kabul ettiler.
-Protestanlar, dinlerine giren kimselere en az yarım kese gümüşten, beşbin kuruşa kadar maaş tahsis ettikleri ve uzun senelerden beri İslam memleketlerinde bu kadar yoğun Hıristiyanlık propagandası yaptıkları halde ismi bilinen ve dinini kendini bilir kaç Müslümanı Protestan yapabilmişlerdir? Hal böyle iken Hıristiyanlar senede bir defa verdikleri cizye simindeki beş on kuruşa tamah ederek İslamiyeti kabul ettiler demek kadar, ahmaklık, cahillik ve inatçılık olamaz.
Sonra burada unuttuğunuz bir husus daha var. Gayr-i Müslimlerden cizye almayı emreden İslamiyet, Müslümanların da, zekat ve öşür vermelerini emretmiştir. Müslümanların vermiş olduğu zekat ve öşür, gayr- Müslimlerin verdiği cizyeden kat be kat fazladır.
Biz ne kadar çok mütevazi ve nazik olursak, siz Hıristiyanların daha çok hücumuna uğradık. Kafirlerin tamahını üzerimize çektik. Sizler bizim tevazu ve nezaketimizi aciz ve korkaklığımıza vererek bize saldırdınız. Tarih bu sözlerimizin binlerce misali ile doludur. İslamiyette cihada hazırlanmak emri olmasaydı, Müslümanların etrafında olan siz düşmanlar, Müslümanları ve İslamiyeti yok etmek için bize saldıracaktınız.
Cihat emrinin olmamasını dininizin fazileti olarak delil getiren siz Hıristiyanlar biraz kuvvetlenince İslam memleketlerine ve diğer zayıf milletlere saldırmakta, masum kadın, çocuk ve yaşlıları katletmek için fırsat kollamaktasınız. Bu bakımdan biz Müslüman Türkler sizi çok iyi tanırız hey İtalyanlar! Sizi ve işlediğiniz vahşetleri çok iyi bilmemize rağmen dinimiz ve Peygamberimiz emrettiği için size barış elimizi uzatıyoruz, eğer teklifimizi kabul ederseniz, kimsenin burnu kanamadan çekip gideceğiz” şeklinde sözlerine çeşitli hakaretlerle karşılık verilerek Türk barış elçilerini kovdular. Bunun üzerine Türk ordusu çeşitli yönlerden taarruza başladı. Şehir ancak on dört kadar Osmanlı kuvvetlerine karşı koyabildi ve 11 Ağustos’ta teslim oldu.(Fatih Sultan Mehmet Han, s.356)
Ayrıca şu bilgiyi de belirtmekte fayda var:
Gedik Ahmed Paşa ise 1479'te Tocco hanedanına ait Ayamavra, Kefalonya ve Zanta adalarını aldı; Napoli Krallığı’nın iç işlerine karışmak imkânını buldu; ardından 132 gemi ve 18.000 kişilik bir kuvvetle Avlonya'dan hareket ederek Otranto'yu hücum ile zaptetti. Kaleyi bir üs haline getirip oradan etrafa akınlar yapmaya başladı. Bu sefer Roma'nın fethine bir başlangıç sayılıyordu. Papa Roma'yı bırakıp kaçmayı düşündü. Otranto'yu kurtarmak için İtalya devletleri arasında, Macaristan ve Fransa'da Haçlı ruhu canlandı. Gedik Ahmed Paşa taze kuvvetler toplamak için Rumeli'ye döndü. Bu kuvvetleri geçirmeye hazırlandığı sırada Fâtih Sultan Mehmed'in ölüm haberi ve arkasından yeni padişah II. Bayezid'in Cem'e karşı çarpışmak için ısrarlı davetleri geldi. Bunun üzerine Gedik Ahmed Paşa. İtalya'ya geri dönme kararı ile Bayezid'in yanına hareket etti. Fakat Otranto'da ümitsizliğe düşen Osmanlı muhafızları nihayet etraflarını saran düşmana teslim oldular. (İA, 28/403)
Kitaptan alıntılar şöyle:
Büyük kararları, insanın asla her yanıyla almadığını, yalnızca bir bölümümüzün bunları almak için hareket ettiğini ve bunun her zaman beyin olmadığını söylemek gerek. (s.100)
Nedense hep kadınların sevilmeye ihtiyaçları vardır ve küçük güvercindirler hep; bu kadınların çok başarılı bir biçimde kullanmasını bildikleri bir erkek duygusudur. (s.115)
Kadın zevkini bilmek kolay değildir, sen bir ‘şal’ dersin, onlar ‘neden bir top dantel getirmiyor’ diye düşünür. Kolaysa bil bakalım. (s.208)
Paşa’nın ağzından Kur’an’da şöyle yazdığı ifade edilir: ‘Kurak topraklarda beslenen ağaç yine de meyve verir.’(s.260) Bu ayet şu olsa gerektir:
“Toprağı verimli, güzel bir beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) verimsiz olan yerin ise faydasız bitkiden başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.”(Araf, 58). Tabi ki ayet tercüme edilirken bazı anlamlar kayboluyor ve kelimeler farklı şekilde ortaya çıkıyor.