Mustafa Kara’nin istifade ettigim, konusunda degerli sayilacak bir eseri olan kitap ilk olarak 1977’de basilmis. Okudugum 4. baski 1999 basimi ve her basimda kitabin elden gecirildigi icindeki bilgilerden (80’li yillarda acilan ilahiyat fakulteleri vs bilgiler) anlasiliyor. Eser tasavvufi odakli degil sosyolojik odakli bir calisma olmus ve tekke ve zaviyelerdeki hayattan bahsetmiyor ki bu da zaten ayri bir kitapta ele alinmasi gereken bir konudur. Kitabi okuduguma memnun oldum, asagidaki noktalar bu fikrimi degistirmiyor ve kitabin degerini azaltmiyor. Yazarin kitabi cok genc bir yasta yazmis olusu da ayrica takdire deger.
1) 72. sayfada Necmuddin Kubra’nin Mogollarla savasirken sehid olmasiyla Mevlevilerin Mogollarla yakin iliskiler icinde olmasini tezat gibi sunup tekkelerin ortak bir davranis icinde olmadiklarina delil olarak gostermis. Oysa bu iki donem birbirinden cok farklidir, ilki dusman isgaline karsi koyus, ikincisi ulkeyi istila eden Mogollari islamiyete isindirma sureci icinde degerlendirilmelidir, dolayisiyla bir tezattan sozedilemez. Sayin Kara'nin verdigi ornek ustelik celiskilidir de, Hulagu'ye hasim olup onun Memluklere karsi tum gucuyle saldirarak Ayn Calut'un intikamini almasina engel olan Berke Han'in musluman olusunda Necmuddin Kubra'nin halifelerinden birinin buyuk rolu vardir.
2) 95. sayfada Seyh Celal Efendi’nin okunacak kitaplar arasinda Kuseyri Risalesi’ni saymamasini yazar Osmanlilarda tasavvuf diye daha cok vahdet-i vucud cizgisinde bir tasavvuf anlasilmistir fikrine delil saymis. Oysa Celal efendinin saydigi Fusus, Mesnevi vs kitaplar incelikli ve herkesin anlayamayacagi, tedris edilmesi, okutulmasi gereken kitaplardir. Kuseyri risalesi ve mesela Avarif gibi kitaplar ise boyle degildir, bunlar tasavvuf icin kapsamli birer el kitabidir; boyle bir egitimde okutulmasi da zaten olagan sayilamazdi.
3) 97. sayfada Vehhabiligin ortadogu’da tasavvuf dusuncesi ve tekke hayatinda buyuk capta bir soguma meydana getirdi yazilmis. Oysa bununla ilgisi yoktur, sozkonusu soguma ki ona da buyuk capta denemez, 20. yy’da muslumanlarin dini hayatlarinda gorulen gevsekligin, dunyaya meyletmenin ve biraz da Seyyid Kutub gibi kisilerle Baas gibi milliyetci akimlarin cikisina baglanabilir; halk bunlara meyletmistir. Vehhabiligin bu konudaki etkisi minimum duzeydedir.
4) 137. sayfada tasavvuf erbabinin devlet nezdindeki itibarinin zamanla azaldigi adeta tersine dondugu soylenmis, oysa bu dogru degildir. Sultan Resad’in Serafeddin Dagistani Hz.’ne, Sultan Vahiduddin’in Abdulhakim Arvasi ve Omer Ziyauddin Efendi’ye iltifati bilinmektedir. Sultan Abdulmecid Halidi dervislerinin haftada bir kez kez turbesinde hatme yapmasini vasiyet etmistir. Sultan Abdulhamid’in iki ayri seyhi vardi ve biri sarayda yasardi. Meclis-i Mesayih reisligi buyuk etkinligi olmayan idari bir pozisyondur, harp ilaninda isminin kacinci sirada oldugu ile ehl-i tasavvufun devlet nezdindeki itibari olculemez.
5) 147. sayfada ok yere dusunce beraberce “Ya Hak” diye bagrildigi yazilmis, ben bundan haberdar degilim ancak bu nida ok henuz atilirken soylenirdi, onu biliyorum.
6) Yazar 204. sayfada “Batici olarak bilinen II. Mahmud” deyip ferahfeza ayinini dinleyip kendisini daha iyi hissetmesini bir ornek olarak getirmis; bu da yersiz olmus. Burada problem su, bir padisahin hatta herhangi bir insanin idari gorusu ile zevkleri ayni istikamette olmak zorunda degildir. II. Mahmud devletin bazi yapilarini batililasmaya yonlendirmistir ama ornegin kendisi cok iyi bir hat sanatcisiydi ve butun tarihimizin en iyi okcularindan biriydi. Ote yandan guresciligiyle bilinen ve bir sark adami olan sultan Abdulaziz’in bati muzigi besteleri vardir, bir sark adami ve oldukca dindar ve tarikat mensubu bir kisi olan II . Abdulhamid de sarayda kendisi icin ozel bir tiyatro kurdurmustu, bu tiyatronun surekli sanatcilari vardi ve Sarah Bernhardt dahil pek cok konuk sanatci sahne almistir. Ayse Sultan’in anilarinda babasinin bati muzigi sevdigi, alaturkanin guzel oldugu ama gam verdigi, bati muzigini ise neselendirici buldugu ifadeleri yer alir.
7) 216. sayfada Stratford Canning’in adi yanlis yazilmis ve “1806’da gelip ilgililere akil hocaligi yapti” denmis, yanlis anlamaya sebep olabilecek bir sekilde yazar bunu belirtmemis ama bu zat yarim asra yakin bir sure Turkiye’de diplomat ve Ingiltere elcisi olarak bulunmustur, Turkiye’ye gelisi de bu sebepledir. O siralardaki Rusya’yi kollayan Ingiliz politikasi sebebiyle “genellikle” Devlet-i Aliyye’in hayirhahi bir kisi olarak bilinir, etkili sahsiyeti ve deneyimi sebebiyle Tanzimatcilar ve II. Abdulmecid nezdinde etkinligi vardi. Bu zatin yayinlanan ve turkceye de cevrilen anilarinda sayin Kara’nin Huseyin Atay’in bir eserinden alintiladigi 4 nokta gecmez, o tarihleri anlatan hicbir Osmanli tarihcesinde de boyle seylerden sozedilmez, ben bunlarin gerceklik ihtimalini ciddiye dahi alamadim, o donemi biraz bilen biri de bunlari ciddiye almayacaktir. Bu onerilerin ana fikri olan Osmanli devletini daha az islamize bir devlet olmasini istemek gibi bir insiyatif Canning icin sozkonusu olabilir ama Atay’dan alintilanan bu 4 nokta abartidan da otedir.