Tarihi Kırıntılar
Tarihi Kırıntılar

Kitapyurdu Fiyatı: 224,25TL

Ürüne Git
56Yorum
Mehmet Utku Yıldırım
Kitapkurdu
Tarihi Kırıntıla
Lüneburg Varyantı'nda derinlerdeki acıyı dindirebilmek için genç bir satranç oyuncusunu yıllar boyunca biçimleyen, kendi bulduğu taktiği her maçta uygulatan ustanın amacına ulaştığını görüyorduk, mahvolmuş hayatının yanında öğrencisinin hayatını da mahvederek. Doğanın boşlukları sevmediğini düşünelim, bir kaybın veya başlı başına bir yokluğun yeri hemen doldurulur. Can, ablası Meral kaybolduktan sonra ablasının kitaplarını okuyor, ablasının odasında oturup bir anda ortadan yok olan kızın yaşamını -bir anlamda- kendi bedeninde canlandırıyor, yıllar boyunca. Üniversitede edebiyat okuyor, bir gazetenin kültür, sanat sepet işlerine bakan bölümünde çalışmaya başlıyor, basitleşeceğine karmaşıklaşan incelemeler yazıyor ve ablasını yine bulamıyor, yirmi beş yıl boyunca süren arayış nihayete ermiyor. Boşluk, Can'ın olduğu kişiyle doluyor. Anneyle baba için de aynı şey geçerli; anne 1992'deki kayboluştan sonra şiir dergilerini takip edip kızının birlikte olmak için evi terk ettiği, müstear isimle yazan şairi bulmaya çalışıyor. Telefonlar, görüşmeler derken bu olay edebiyat çevresinde küçük bir efsane haline geliyor. Şairi tanıyan yok, haliyle Meral'i de bilmiyorlar ama kızını bulmaya çalışan annenin, Sevgi'nin çabası yıllar boyunca sürerek boşluğu dolduruyor. Babanın uğraşı şair olabilmekten geçiyor, Taner yazdığı şiirlerle dalga geçilince masayı dağıtacak, insanlara kafa göz dalacak hale geliyor, şairleşme edimi müstear şaire doğru evrilmeyince, kızın yaşamına uzanacak bir yol yaratmayınca boşluğu sırf doldurmak için atılmış bir adım olarak kalıyor. Can başka bir koldan ilerliyor, şairlerle, sanat dünyasındaki insanlarla rahatlıkla iletişim kuracağı bir dünya yaratıyor. Rana'yla bu dünyada tanışıyor, arkadaşı Ali yine böyle bir uğraş sürecinde tanıdığı biri. Boşluk sanki biraz daha yoğun bir şekilde doluyor Can için. Aile doğa değil tabii, boşluk hep daha fazlasını talep ediyor. Yirmi beş yıldan sonra küllenen özlem, esintiyle yangına dönüşebiliyor. 1992'den itibaren 2000'lerin ortalarına uzanan bir zaman çizgisi, 2014'ten 2018'e uzanan başka bir zaman çizgisi, şairlerin anlattıkları hikâyeler ve her hikâyeden sonra Can'ın anlatılanlardan yola çıkarak yarattığı poetika. Bu dörtlü sırayı bozmuyor. I, II, III ve IV diyeyim bu bölümler için. I, Meral'in kayboluşuyla başlıyor. Ailenin yaşam standardı orta karar, baba harita mühendisi olarak çalışıyor, Meral'in kendi odası var. Bıçakçı'nın imgelerle dolu anlatımı kaba ayrıntıya girmiyor pek, bunları okur eşeleyip çıkarıyor. Yaşamları güzel gibi, her şey yolunda en azından. Aile, Meral kaçmadan önce de şiirle ilgili; Taner'in ve Sevgi'nin şiirle ve şairlerle ilgili fikirlerine yer veriliyor ve Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun bir paltosu olan şaire aşık oluyor. En son Can görüyor onu, on dokuz yaşındaki ablası bavulunu alarak paltolu şaire doğru koşuyor. Koştuğu adamın şair olup olmadığı konusunda, eh, sonraki I'de şiir dergilerindeki şiirlerin incelenmesinden Meral'in odasında bulunan mektuba kadar pek çok iz var ama kesinlik yok. Sevgi, kızının şaire kaçtığını düşünüyor ve kestirip atıyor gerisini, istikameti belirledikten sonra aynı kanal üzerinden arayışına başlıyor. Dergilere edilen telefonlar, yazılan mektuplar, bir dünya şey. Sfenks imgesi, elma ve eskilik imgesi, pek çok imgeyi birbirine bağlıyor ve ailenin yaşadıklarını bunlara denkliyor anlatıcı. Bazen rahatsız edici boyuta varıyor bu, belki de ailenin şair bakışına sahip olduğunu aktarmak içindir. Meral gitmeseydi de aynı renklere sahip olacaklardı. Mesela, işte Meral kaçıyor, Can'ın düşündüğü: "Ablası Meral elinde çantası, koşarak paltolu bir şaire doğru gidiyordu. Palto uzundu ve Can'a kalırsa biraz elma biraz geçmiş kokuyordu. Şair ikisinden birden büyük ısırıklar almış sonra da ağzını paltosunun yeniyle silmiş olmalıydı." (s. 6) Hiçbir zaman kaskatı bir acıyla, duygu yoğunluğuyla karşılaşmıyoruz, her şey bir başka şeye dönüşmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bir tek, şairlerden biriyle yapılan söyleşide şairin söylenen sözler üzerine döktüğü gözyaşı var, belki de saf duyguya en çok yaklaştığımız an. Tehlikeli bir yerde duruyor Bıçakçı'nın üslubu, müteşairliğe meyil sınırı zorluyor, belli bir noktaya kadar kurmacaya katkı sağlayan bu anlatı biçimi yer yer aşırılığa varacak gibi oluyor. Metnin tamamında var bu durum, şairlerle yapılan görüşmelerin ve anlatılan hikâyelerin ötesine uzanıyor. Poetikalarda sırıtmıyor tabii. II'de 2014 yılı, Can bir gazetenin kültür sanat editörü. Üniversiteden arkadaşı Ali'ye göre geçmişten bir şey çıkarma çabası olarak şairlerin hikâyelerinden derleyeceği bir metin üzerinde çalışıyor. Şairlerin isimleri önemli değil, metinde hiçbirinin adı geçmeyecek. Müstearlığı Can'ın kendisi yaratıyor, hatta yaratmıyor bile, isimleri direkt yok ediyor. Can'ın sevgilisi Rana'ya göre Can gazeteci değil, ablasının izinde şairlerin peşine takılarak aradığını bulmaya çalışan biri. Can'ın şairleri küçük düşürmeye çalıştığını da ekliyor ama böyle bir çaba pek görülmüyor, belki ilk bir iki şairle yapılan söyleşilerde Can'ın azıcık sivri sözcükleri, dikkat ettiği ayrıntılar -sakala düşmüş kurabiye kırıntısı gibi- bu yönde ama poetikalar tamamen şiirle ve anlatılan hikâyelerle ilgili, geçen zamanla birlikte Can'ın arayışının hedefi ablasından hakikate, şiirin gerçekliğine ve gündeliğin gerçeklikten giderek uzaklaşmasına dönmüş durumda. Şairlerden biri Kendini Turgut Uyar Sanan Adam diye bir hikâye anlatıyor, delik deşik olmuş insanların normallikle başa çıkamamaları üzerine şahane bir metin. Hastalıklı bir normallikte var olma çabası hangi araçlarla, nasıl harcanır? Her şeyi olduğu gibi kabul etme fikrine ulaşıyor aile, yirmi küsur yıl sonra. Can her şeyin olabileceğini ve olduğunu düşünüyor sonunda, olurluğun içinden kendine en uygun parçaları çekiyor. Rana. Kitap. Şiir. Klişe sözleri ve kendine kattıklarını bir arada duymak Can için dengeye varma anlamına geliyor biraz, bence. Şairlerden birinin dediğine göre bir şeyin peşinden gitmek yaratıcı bir eylem, doğumu ve ölümü aynı anda barındıran. Bu tür sözlerin yongaları tertemiz süpürülür ama geriye de kalır bir şey, en azından hikâyeler kalıyor Can için. Bu hikâyeler Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'deki öyküleriyle aynı kökten geliyor, o zaman o metni bu metindeki şairler mi yazmıştır? Evettir. En azından böyle düşünmek güzel. Poetikalar yardımıyla yaşamı biraz daha köşelemek de başka şey. Gerçi yetersiz. Köşeler keskinliklerini kaybediyor zamanla. Hikâyelerde seksenli yılların insanlık dışı ortamı, Doğu'nun cehennemi andıran huzursuzluğu var, ayrıca Can'ın katıldığı eylemler -Bret Easton Ellis'in Glamorama'sından: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün."- toplumsal travmalarımızı bir bir sıralıyor ama kişisel travmaların penceresinden görüyoruz her şeyi, kapsayıcı olan şey içerdiklerini törpülüyor zamanla. Bu tür ayak izlerini bularak ilerlemek zorundayız, Bıçakçı'nın açtığı boşlukları okur doldurmalı çünkü doğanın boşlukları sevmemesi. Gerçi hiçbir yere ulaşmayan izler de var, Can'ın portakal reçeli yememesinin sebebi olarak gösterilen migren pek bir şeye hizmet etmiyor örneğin. Çok küçük parçalar bunlar, sihri bozacak ölçüde değil. Can'ın Meral'le ilişkisine dair pek bir şey anlatılmaması bir diğer iz, bu iz de anlatıya hizmet etmiyor. Öğrendiğimize göre ablasını dikizliyor Can, kızın orasını burasını mıncırıyor, bu kadar. Ablayla ilişki biraz daha derinleştirilmiş olsaydı Can'ın Rana'yla ve Rana'dan önceki sevgilisi Yeşim'le yaşadıkları için bir temel teşkil edebilirdi ama böyle bir kaygı yok, zira travmanın ötesinde bir şey göremiyoruz. Kırıntılar yas sürecinin sonsuzluğundan doğuyor. Zamanın geçişi sağlıklı bir sürece yol açmıyor, boşluk biçim değiştirip duruyor. Kabulleniş yer yer kendini gösterse de yaşam bir kere bu kayıpla şekillendikten sonra başka kalıplara oturmuyor, yeninin içinden de benzer kırıntılar dökülüyor. Yokluğun parçalarına göz atıyoruz durmadan. Bıçakçı'yı da seviyoruz.
Gülnaz Sağlam
18.07.2022
Tarihî Kırıntılar, kurgusu itibariyle, ardışık olarak birbirini izleyen dört farklı anlatım ile sürmektedir. Bu dört farklı anlatım ise iki farklı zaman barındırmaktadır. İlk zaman; Meral’in kaybolduğu 1992 yılı ile başlayıp 2006 yılına kadar süren, Can’ın gelişimini, ailenin kayba verdiği tepkiyi ve alışma sürecini işler. İkinci zaman ise 2014 yılı ile başlamakta ve 2018 yılına kadar sürmektedir. Bu zaman diliminde Can bir gazetede çalışmakta ve şairlerin isimlerini vermeden yazacakları, her birinin bir öykü ile yer alacağı bir öykü kitabı projesi yürütmektedir. Bu zaman dilimi aynı zamanda Türkiye’de yaşanan güncel olaylara da değinmektedir. Üçüncü anlatım ise Can’ın projesinde yer alan ve sayıları on iki adet olan şairlerin öykülerinden oluşmaktadır. Her öyküden sonra da o şairin şiir anlayışını işleyen ve adı ‘Poetika’ olan bölümler de dördüncü anlatımı oluşturmaktadır. Doğrusu Barış Bıçakçının kalemini çok seviyorum. Nil Karaibrahimgil tavsiyesiydi, iyi ki dedirtti.
cilereroglu
Üstat
22.09.2025
Akıcı ve anlaşılır bir dil var kitapta. Bir günde bitiyor
tasslehoff
Kitapkurdu
25.02.2023
Özellikle Barış Bıçakçı sevenlerinin okumasını tavsiye ederim.
Kütüphane Müdürü
Zaman ayırmaya değer şiirsel bir anlatım.
nil.1315
Bilge
07.01.2022
Barış Bıçakçı' nın eserlerini severek okuyorum. Tavsiye ederim.
fsnkbs
Kitapkurdu
23.12.2021
güzeldi, barış bıçakçının dilini seviyorum
cucuc
Kaşif
21.12.2021
uzuunn bir şiir okudum sanki. cok güzeldi..
Azra Tuna Yıldız
22.04.2021
Güzeldi. Yıllar sonra tekrar okunabilir.
tgbbsrnk
Kitapkurdu
09.02.2021
Sevdiğim bir okurun tavsiyesi üzerine aldım. Ama beklentimi karşılamadı.
SANE16
Kitapkurdu
26.01.2021
Söz konusu Barış Bıçakçı oldu mu bütün kitapları alınıp okunmalı.. Üslubunu sevdiniz mi gerisi çok kolay geliyor..
Özgür Aslan
10.12.2020
Birden kaybolan kızlarını şair peşinde aramaya başlayan ailenin hayatlarına bir şekilde şiir dahil oluyor. Baba yazarak, anne ise okuyarak dahil ediyor hayatına şiiri. Kardeşi ise şairlerle yaptığı röportajlar ile bu arayışta yer buluyor kendine. Her röportaj bambaşka bir görüş bambaşka bir hikaye. Sadece şiire değil topluma dair gözlemlerde satır aralarında...ama Meral nerede ?
kelimelerinyankısı
Bilge
Barış Bıçakçı okumaya ilk bu kitap ile başladım. Şimdi tüm kitaplarını yazdığı sıraya göre okumak istiyorum.
zazaryanov rohanka
24.06.2020
barış bıçakçının diğerlerine göre daha kötü olan kitabı.
Aynur Gözütok
Kitapkurdu
13.06.2020
Yazarın okuduğum ilk kitabiydı. Dil ve anlatım bakımından rahat okunan bir kitapti ama beklentimi karşıladı diyemem.
Nazlı  Şahin
Kitapkurdu
24.05.2020
Okunmasi kolay bir kitap. Yazarla tanismak icin dogru kitap olabilir.
Seffkü
Kitapkurdu
05.05.2020
Diğer kitaplarını daha çok sevmiştim.
dilenk1
01.05.2020
Kaç defa 5 puan verebilirim acaba? Çünkü ne kadar verilebilirse, o kadarını hak ediyor. Barış Bey benim gerçekten hayran olduğum bir yazar. Kitabın kurgusu şahane, zamanlar arasında kayboluyorsunuz. Kitabın sonunda bir klişe ile mi karşılaşacağız diye içten içe korkmuştum. Ama söz konusu Barış Bıçakçı ise asla böyle bir şey olmuyor.
fthnzl10
06.04.2020
Çok akıcı bir dil kullanılmış. Hiç sıkılmadan bir solukta okudum.
kitapyurduicintakmaad
Tuna Kiremitçi'nin Git Kendini Çok Sevdirmeden'ini yakalamış, hatta geçmiş.