Meçhul Hakkındaki Yorumlar

Bltgmz
09.11.2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap, insanın yalnızlığı, kimlik arayışı ve kayıpları üzerine düşündürüyor. Yazarın dili sade ve akıcı; karakterlerin duyguları çok gerçekçi aktarılmış. Okurken hem hüzünleniyorsunuz hem de insanın iç dünyasına dair farkındalığınız artıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Narin Özdel Arslan
16.05.2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sürükleyici güzel ve etkileyici kurgusu olan bir kitap
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
kitapokumayıöğrenen
30.01.2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyadan Aşağı romanını okuyunca yazarın, Meçhul romanını da okumak istedi. Akıcı, dinamik bir metin, alında sıradan insanın sıradan hikayesi ama edebi dil çok güzel. Yazarın tüm kitaplarını okumayı planlıyorum, Teşekkürler kitapyurdu. Kitap Beş Yıldız.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hülya Akin
08.05.2019
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Manuel Çıtak'ın sıradan insanların yer aldığı fotoğraflarıyla ayrı bir tat yakalanmış olan bu romanı zevkle okudum. "Meçhul" aslında hepimizin yakından tanıdığı bir insanın hikayesi...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Suat Sungur 02.04.2005
“İki yüzyılın büyük bir gürültüyle bir araya geldiği yıllarda, dünyanın en kalabalık kıtası ile dünyanın en zengin kıtasının birleştiği bir ülkede İbrahim adında biri yaşadı” cümlesiyle başlayan hikaye, diili geçmiş zaman kullanımından da anlaşılacağı gibi, bugünden geriye doğru yapılan bir anlatı. Gaye Boralıoğlu, İbrahim’in hayatını bir gazete röportajı kurgusuyla araştırıyor. Olup bitenleri yayımlanmamış bant kayıtlarından izlediğimiz bu kurgu, yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşıyorsa başına neler geldiği bilinmeyen İbrahim’in karanlık dünyasını aydınlatmayı amaçlamış. Röportajlar dizisi kayıp gencin memleketi İskenderun’da başlıyor: “Memleket” adlı bu bölümde annesinin, ablasının, abisinin, bir arkadaşının, evlendirilmek istendiği kızın ve ilkokul öğretmeninin tanıklıklarıyla tanımaya başlıyoruz roman kahramanını. Belki kendilerine ilk kez konuşma fırsatı verildiği, belki de hayatı anlamlandıramadıkları ya da alışılmıştan farklı anlamlandırdıkları için abartılı, masalsı anılarla dolduruyorlar İbrahim’e ilişkin anılarını. Anlaşılan tek şey mutsuz çocukluğudur İbrahim’in; sevgi ve şefkat açlığıdır. Nitekim henüz delikanlılığa yeni adım attığı bir sırada İskenderun’dan ayrılıp amcasının yanına sığınacaktır.

İkinci bölüm “Yolda”da İbrahim’in izini sürüyor röportaj ekibi; amcası, amcasının ortağı Süleyman, Süleyman’ın eski karısı konsomatris Seda Sayar, Seda Sayar’ın ahbabı otel işletmecisi Sadık Usta, İbrahim’in kısa bir süre sığındığı tarikatın şeyhi Şıh Kadir ve İbrahim’i gören birkaç kişi daha katılıyor tanıklar arasına. Anlıyoruz ki İbrahim’in mutsuzluğu daha yoğunlaşmış, muhtemelen bir tacize uğramış, üstelik boynuna bir de hırsız yaftası asılmıştır. Babası Recai de peşindedir şimdi İbrahim’in. Uğradığı her yerden boynu biraz daha bükülerek ayrılan İbrahim’in hayatındaki tek güzel şey, tedavisine yardımcı olan –kendisi gibi kadersiz bir kız- hastabakıcı Rüya’dır. Ne var ki çok kısa sürecektir arkadaşlıkları.

Üçüncü ve son bölüm “İstanbul”da Rüya’nın, İbrahim’in patronu Akif Turan’ın, arkadaşı Mahmut’un, Mahmut’un yengesi Rukiye’nin, Recai’nin İbrahim’i izlerken kaldığı evin kızı Reyhan’ın ve İbrahim’i son gören Salih’in tanıklıklarıyla ilerliyor hikaye. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur İbrahim; çünkü İstanbul’da kendisini bekleyen koşullar şimdiye dek yaşadığı her yerden çok daha acımasız, çok daha yırtıcıdır. Kentin karanlık yüzünde acımasızca sömürülür genç adam. Öyle ki, benzer bir kaderi paylaştığı arkadaşı Mahmut, başlarına gelenleri -onlar gibi çaresiz insanların kaçınılmaz kaderi olarak- şöyle özetleyecektir; “parasızdık, cahildik, sahip çıkacak kimsemiz yoktu. İstedikleri gibi kullandılar, Mal gibi, hatta daha da beter. İnsan kendi malına bile bu kadar kötü davranmaz. İnsanlığımız kalmadı. Şimdi ben, yaşadığıma şükreder hale geldim. Buna yaşamak denirse tabii. Mahvettiler bizi. Ayağımız kaydı, uçurumlardan düştük, yuvarlana yuvarlana, duvarlara çarpa çarpa dünyanın ta dibine kadar düştük”.

Dünyanın ta dibine düşen, yegane amacı çaldığı iddia edilen parayı ödemek, kendisini azrail gibi izleyen babası Recai’den kurtulmak olan İbrahim, üzerine bahis oynanan sokak dövüşlerinde bulur kendisini. Ancak elbette hiçbir zaman yeteri kadar kazanamayacak ve bir gece vakti babasıyla karşılaşacaktır. Artık romanın sonuna geldik: “Yeri göğü inleten, balıkları kuşlara, kuşları otlara, otları insanlara düşman eden ve kara delik misali ucu bucağı görünmeyen bu kaosun ortasında meçhul bir kayık usul usul, sahipsizce sallanıp duruyor şimdi. Kayığın içinde bir baba, bir oğul ve de kutsal ruh var; yani ölüm. Kimin kimi çağırdığı, kimin kime düşman olduğu, kimin kimin yaratıcısı ya da yok edicisi olduğu belirsiz”.

Gaye Boralıoğlu, sıradan, yoksul, neredeyse unuttuğumuz insanların dünyasına götürüyor bizleri. Kendi hayat hikayelerinde bile figüran olmanın ötesine geçemeyen, itilip kakılan, askerliklerini en zor koşullarda yapan, yokluk yoksulluk çeken, hepsi de kırık hayatlara hapsolmuş bu insanlar iyilikleri, kötülükleri, aşkları, nefretleri, dürüstlükleri, hainlikleri, açıkgözlükleri, saflıkları, bilgelikleri ve cehaletleriyle, yani tam da oldukları halleriyle komik, traji-komik ve en çok da trajik yaşantı anlarıyla katılmışlar romana. Bu yaşantı anları sadece onların hayatlarını anlatmakla, çok canlı roman kişileri yaratmakla kalmıyor, içinde yaşadığımız zamanın siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilerinin bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini de –kaba bir melodrama hiç düşmeden- teşhir ediyorlar.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir