“Denizci”nin hikayesinin özetlenecek bir yanı yok. Donanmaya bağlı bir gemiyle dünyanın dört bir yanını dolaşan tayfalardan birisidir Quarelle. Gençtir, yakışıklı ve sevimlidir, ama daha önemlisi yaşadığı karanlık dünyada bu özelliklerini kullanmayı bilecek kadar da kurnazdır. Erkekleri ve kadınları baştan çıkarırken haz peşinde koşmaz; çıkarları öyle gerektirdiği için seçer eşini. Hiç bir seferinde pişmanlık duymaksızın çalar, uyuşturucu satar, iz bırakmamak için öldürür Quarelle. Ahlaksız olduğu için değil, daha baştan içine doğduğu bu karanlık dünyanın kuralları böyle gerektirdiği için doğaldır yaptıkları. Burası toplumun varlığını bildiği, ama yeryüzüne çıkmadıkça görmezden geldiği bir dünyadır. Ve aynı zamanda Genet’in dünyasıdır; “Genet’in de üyesi olduğu, onun malzemesini oluşturan ve dürüstlüğün düzenden ve ahlaktan değil, düzensizlik ve ahlak dışılıktan doğduğu yüce bir dünya…. Genet, kötülüğü tümüyle sahiplenerek, yücelterek onu bütün çirkinliğiyle, yırtıcılığıyla, kabul edilmezliğiyle yeniden sunmak ister… Kötülüğü öyle yüceltir ki bizi kötülüğün yani başımızda ancak zor ulaşılır bir erdem olduğuna inandırır. Dışlanmışlığın alternatif bir toplumsal olarak yüceltilmesi, Freudcu yaklaşımda olduğu gibi, babanın suçlayıcı ve korkutucu varlığı ve bakışları altında anneye duyulan sığınma isteği ve aşk gibidir. Yani suç olarak kabul edilen şeyin üstüne gitmek, onu bir kimlik olarak giymektir”.
Her sayfası çıplak bir cinselliğe, suça, kötülüğe adanmış “Denizci” romanında Genet’in dili ve tekniği de irkiltiyor okuyucuyu. Dili, mümkün olabilecek bütün zenginliği içinde kullanırken görselliği hedefleyen bir anlatım kuruyor. Limanın sisli, nemli, karanlık ve kirli atmosferinin tarif ederken yaptığı tasvirlerde kullandığı imgelerle şiirsel bir dil kurmuş Genet; ama onun şiirinde argonun en yüz karartıcı sözcüklerine de yer var. Okuyucuyu şaşırtmak için “flash-back, kesintiye uğramış seanslar, sahne tekrarları, karatmalar, kesim ve montaj gibi sinema dilinin tüm tekniklerine başvuruyor” ve sonunda başarıyor bunu, sanki bir rüyada, karabasandaymışız hissini uyandırıyor.
Genet’in “Denizci”yi yazdığı tarihlerde, 1940’larda cinselliğin, özellikle eşcinselliğin dile getirilişinin toplumun verili ahlakına, yani düzene karşı bir başkaldırıyı barındırdığını hatırlamak gerekir. Eşcinsel ilişkilerin bütün doğallığı içinde ve ayrıntılı tasvirlerle dile getirilmesine rağmen edebiyat alanında olduğunu unutmuyor Genet; erotikle pornografik arasındaki sınırı çiğnemiyor. Tam da bir söyleşisinde vurguladığı gibi; “okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkar etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum”.
Bir kez daha Underground
80’lerden sonra sinemada, müzikte, plastik sanatlarda ve edebiyatta sıklıkla duymaya başladık underground sözcüğünü. Bukowski ve Genet ile tanıştığımız yeraltı edebiyatından çok sayıda roman çevirisi yapıldı, hatta türün efsanelerinden Celine’in “Geceye Yolculuk”u bile yayımlandı. Ne var ki, bizler Bukowski’nin ya da Genet’in otobiyografik romanlarını okuyup onların hayatlarıyla kendimizinki arasında parallelikler kurduğumuz sırada, onlar uluslarası üne, paraya, “huzura” çoktan kavuşmuşlardı. Celine’in çevirisini okuduğumuzda, o bir “klasik”ti artık… Elbette söz konusu yazar ve ürünlerinin bir zamanlar “underground” olmuşluk hallerini değiştirmiyor söylediklerim; karakteristiğini “sistem dışılık”ta bulan bu eğilimin her bir ürününe yüklenen anlamların belli bir zamana sıkışmışlığına, karşısına aldığı sistem tarafından emildikten, kurumsallaşmış edebiyatın içerisine çekildikten sonra bu anlamlarını da yitireceğine dikkat çekmek istiyorum.
Yeraltı edebiyatına Türkiye’de gösterilen ilginin basit bir taklit olduğu söylenemez. Karakteristiğini dibe vurmuş, işsiz, yalnız, sevgisiz, alkole/uyuşturucuya boğulmuş, marjinal insan tiplerinde bulan yeraltı romanlarına ilginin nedenlerini edebiyattan çok dile getirdiği toplumsal meselelerde aramak gerekir. Bu tarz insan tipleri 19.yüzyıl romanında da ele alınmış, köylülerden kentli tüccarlara, askerlerden bohem sanatçılara, bürokratlardan genelev sahiplerine, fahişelerden rahibelere kadar hemen her kesimden insan çürümeye yüz tutmuş bir toplum tablosu içinde, çok parlak bir biçimde canlandırılmıştı. Öyleyse neydi yeraltına yerleşenlerin farklılıkları? Onların anlattıkları insanlar Hugo’nun “Sefilleri”nden daha mı perişan, sanayi devriminin çarklarında ezilen Dickens karakterlerinden daha mı yoksul, Dostovyevski’nin insanlarından daha mı umutsuzdular?