Arjantin edebiyatına dalıp da Casares okumamak olmazdı elbette - zira Borges'le dostluğu bir yana, kendisi bundan birkaç sene önce Morel'in Buluşu ile aklımı başımdan almıştı. Ne kitap, ne deha, bu nedir diye büyülenerek okumuştum Morel'in Buluşu'nu. Casares ile ikinci buluşmam Güneşte Uyumak ile oldu.
Yazarın en sevdiği kitabıymış kendisi. "Eğer kitaplar ev olsaydı, Güneşte Uyumak'ta yaşamak isterdim" demiş bir defasında - ne tatlı bir ifade. Ölümün fazlasıyla mevcudiyetini hissettirdiği diğer kitaplarının aksine, bu kitapta hayatı hissedebileceğimizi söylüyor Casares. Öyle sahiden.
Çok sıradan başlayan ve çok uçuk bir yere giden bir hikâye dinliyoruz kendisinden. Saat tamircisi olan anlatıcımızın karısı Diana'nın akıl hastanesine kapatılması ve ardından kendisinin Diana isimli bir köpek edinmesiyle başlayan olayları okuyoruz. Diana (insan olan) hastaneden çıkıyor ama başka, bambaşka biri olarak. Anlatıcımız onda neyin değiştiğini anlamaya çalışırken olaylar epey fantastikleşiyor. "Sevdiğimiz kişiyi sonsuza kadar tanıdığımız haliyle tutmanın imkansızlığı fikrinden" yola çıkarak yazdığı kitap, tam da buna dair düşündürüyor insanı.
Arjantin edebiyatının alamet-i farikalarından olan o "tuhaflık" hali, bu kitabın da her yerine sinmiş durumda ve nefis bir şey bu. Hayal güçlerini bu biçimde serbest bırakabilmelerini öyle hayranlık verici buluyorum ki, yazdıkları ve ilk bakışta gerçek birer manyaklık gibi gözüken metinlerin hepsini okurken müthiş bir haz duyuyorum. Bu kitaba dair tek eleştirim belki biraz fazla tekrara düşmesi olabilir, sonunda öğrendiğimiz şeyi daha erken öğrensek, bu kitap bir novella olsa örneğin çok daha leziz olabilirdi. Ama bu haliyle de çok güzel ve belki ilk bakışta öyle gözükmese de, çok, çok güzel bir aşk hikâyesi bence bu. Çünkü işte şu unutmayacağım cümle: "Birinin diğerini sevme nedeninin, kusurları olabileceği hiç aklınıza gelmedi mi?"
Çok sevdim!