Coetzee'nin İsa Üçlemesi'ne devam ediyorum. Açıkçası bu ikinci kitabı ilk kitap kadar etkileyici bulmadığımı söylemem lazım. Bu serinin bütünüyle alegorik olduğunu, okuduğumuzun ötesinde bir meseleyi anlamamız gerektiğini gayet iyi biliyorum ancak bu kez, nasıl diyeyim, ikna olmadım.
Bu ikinci kitapta David'in (İsa'mız?) numerolojiyi dansa adapte eden bir tuhaf Akademideki günlerini okuyoruz. Çocuğun dünyayla dans ve sayıların öznelliği (böyle bir şey iddia ediyor okulun felsefesi) üzerinden ilişkilenme çabasını ve okulda gelişen olayları izliyor kitap.
Okulda gelişen olaylardan en temeli, Dimitri adlı (ve besbelli ki Coetzee'nin Dostoyevski takıntısının bir mahsulü olan) bir karakterin hikâyesi. İlk kitapta kurallarını tanıyıp anladığımız bu "tutku"suz, arzusuz, iştahsız distopyaya tutku girerse nasıl vahşi sonuçları olur”, yazar Dimitri üzerinden bunu keşfetmeye çalışıyor gibi ama açıkçası bana ikinci kitabın merkezine koyduğu bu karakter ve hikâye epeyce zayıf göründü.
İkinci kitabın sonu itibariyle içimdeki huzursuzluk geçmiş değil. Bu üçlemeyi "enigmatik" olarak tanımlayan çok görüş okudum; haklılar. Esrarengiz, tam olarak anlaşılamayan, anlaması ve anlamlandırması güç bir üçleme bu. Yazar sizinle oyun mu oynuyor, sayfalar süren garip felsefi akıl yürütmeler aslında boş kelime oyunlarından mı ibaret yoksa gerçekten bir şey anlatıyor mu, hala çözebilmiş değilim.
Fakat ne tuhaf, bir yanımla da bu kitabın o nev-i şahsına münhasır hissinin içime işlediğini de seziyorum. Sevip sevmememden bağımsız, benimle kalacak bir üçleme olacak bu, bunu biliyorum. Bu da bir güçtür muhakkak.