Her biyografi okuyuşumda meşhur “Proust Sainte-Beuve’e karşı” tartışmasına ve bu tartışmanın büyük sorusuna dönüyorum: bir eseri daha iyi anlamak için yazarın hayatını bilmek gerekir mi, yoksa eser, yazarından bağımsız mıdır? Açıkçası cevabım biraz ortada ama en azından şöyle düşünüyorum; bence yazar biyografilerini, eserlerini okuduktan sonra okumalı. Şayet bu kitabı Kundera külliyatını tamamlamadan okumuş olsaydım muhtemelen pek çok referans açıkta kalacaktı. Önce şu çeviri mevzuuna değineyim: kitabın Türkçesi elbette kusursuz, Osman Akınhay’ın Türkçesine zaten laf edecek değilim. Ancak elbette ki Fransızca’dan Google ile İngilizce’ye, oradan Türkçe’ye gelirken bir şeyler kaybolmuş mudur endişesi de peşimi bırakmadı okurken. Bir de Kundera’nın eserlerinden yapılan alıntıların da (bazılarını ezbere bildiğim için) kitapta yeniden çevrildiğini fark ettim. Oysa buradaki yaygın pratik sanki daha önce yapılıp kabul görmüş bir çeviri varken onu kullanıp hangi baskıdan kimin çevirisiyle alındığını belirtmektir, öyle değil mi? Neyse, teknik notlarımı bir kenara bırakıp devam ediyorum: harika bir kitap bu. Bütün hayatını büyük bir mahremiyet içinde yaşamış bir yazarın biyografisi nasıl yazılabilir diye merak ediyordum, işte böyle yazılırmış. Brierre, Kundera eserlerinde tekrarlayan temaları hayatının biyografik unsurlarıyla ve toplumsal çerçeveyle harmanlayarak ele alıyor – yani hem çok derinlikli bir Kundera incelemesi, hem de hayat öyküsü okuyoruz ve bunlar arasındaki bağıntılar bence müthiş iyi kurulmuş. Bir tür Kundera okuma kılavuzu işlevi de görüyor yani aslında kitap bu şekliyle. Cortazar biyografisine ettiğim lafları da bence bu kitapla haklı çıkarabilirim: Olaylardan çok Kundera’nın karakterinin ve edebiyatının nüvesini keşfetmeye yönelik, müthiş titiz bir çalışma bu, diğerinde eksik olan tam da buydu. Bu harika adamla ilişkisini derinleştirmek isteyen herkese fena halde tavsiye ediyorum.