Belki de söyledikleri doğruydu, insanı öldüren şey umuttu.
Kitap, Daniel'in Londra'da yaşadığı bir ev teknesinde gerçekleşen korkunç ölümü etrafında dönüyor. Tekne Londra'daki Regent Kanalı'nda bulunuyor ve kitabın başında olayları çözmeye yol olan faydalı bir harita yer alıyor. Açıkça bir cinayet vakası olduğu için polislerin artık sadece bu olayın nedeni ve katilin kimin olduğunu tespit etme meselesine geçmekten başka çaresi kalmıyor. Hemen akabinde olayın hem nedeni hem de sorumlusu kabul edilebilecek küçük bir karakter kadrosuyla tanışıyoruz. Hikayeleri ile öne çıkan karakterler, kurbanın yalnız ve meraklı komşusu, Miriam polislerden işine gelmeyen her şeyi gizleyen bir tiptir. Carla, Daniel'in teyzesidir ve kendinden geçmiştir. Daneil'in annesi ve Carla'nın kız kardeşi olan Angela ise Daniel'den sadece birkaç hafta önce ölmüştür. Laura ise Daniel’le tek gecelik ilişkilerinden sonra kanlı kıyafetleriyle suç mahallini terk eden ve hikayede yerini belli eden bir karakterdir.
Hikaye örgüsü biraz karmaşık ama karakter odaklı ve onları açıklamayı gerekli kılması güzel olan bir kitap. Bu da ister istemez yavaş ilerlemesine neden oluyor. Kitabın yarısına kadar hikayede kimin nerede olduğunu takip etmeyi biraz güçleştiren bir anlatımı var. Ancak yarısından sonra aydınlanma yaşayarak karakterleri bütünleştirebildim. Dikkatin üzerine çekildiği her kişi bir şeyler saklıyor gibi görünüyor ve ek bilgiler kademeli olarak aktarıldıkça arka planda neler olup bittiğini açıklıyor. Hepsi derinden yaralı karakterler ama yine de bir şekilde sempatik geldiler. Çünkü hepsinin geçmişlerinde davranışlarını açıklayan ve onlar hakkında daha fazla şey bilmek istememe neden olan önemli acılar ve travmalar yaşamışlardı. Daniel'i kimin öldürdüğünü bulmaya çalışmaktan çok onların hikayelerinin ayrıntılarını okurken daha meraklı bir strese kapıldım. İyi çizilmiş karakterler var. Özellikle, Laura…
Bir okuma grubu ile beraber okunursa daha keyifli olacağı kanısındayım. Zira kitabın başında tüm karakterler masaya yatırılır ve keyifli bir sohbetin sonunda karakterlerin olması gerektiği yeri aldığı, anlaşılmış bir kitap olarak okunabileceğini düşünüyorum. Hawkins'in yazım tarzında gerçekten hayran olduğum şey, kesin kalıplar kullanmasına rağmen, fazlaca hayatın içinden hikayeleri formüle etmeden ve hikayelerinin ince ince ruhuma dokunduğunu hissettirmesiydi. Hayal kırıklığına uğratmadı. Hayatın her insanın tecrübe ettiği yaşamı, deneyimleri ve geçmiş yaşam travmalarının uzun vadede etkisinin, ne zaman tepkiye dönüşeceğini kestiremediğimizi çok duygusal olaylarla anlatıyor. Karakterler kendi başlarına iyi tasarlanmıştı, olaylar ise şimdiki zamandan geçmişe doğru gidiyordu. Karmaşık başlayan bir durum iç içe geçmiş bir drama ve büyük bir hikayeye doğru ilerledi.
Aslında polisiye ve gerilim kitaplarında fazlasıyla seçiciyim. Ama ara sıra konusu ilgi çekici gelen hafif okumalar yapıyorum. İçlerinden pek azı sürükleyici ve mutlaka tavsiye edeceğim akışta oluyor. Burada işler biraz farklı ilerledi, çünkü her şeyden önce konusu psikolojik, insani ve toplumsal bir kitaptı. Kısacası yaşamın içinden ve paylaşılası deneyimler anlatılmıştı. Yazar tüm karakterlerinin duygu ve düşünceleriyle ilgilenmiş ve hepsinin hikayesini empati kurabileceğimiz bir dille aktarmıştı. Hikaye genelinde en sevdiğim şey ise sadece katili aratıp, faili tanıtmakla kalmadı aynı zamanda karakterleri de tanımamı ve hikayeyi bir bütün olarak tüm karakterleriyle kabul etmemi sağladı. Keyifli okumalar dilerim.