“Kanatsız Kuşlar”, sinemaya da uyarlanan, ülkemizde çok ses getiren “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” adlı eserin yaratıcısı Louis de Bernieres tarafından kaleme alınmış, Bahar Öcal Düzgören’in çevirisiyle 2004 yılında basılmış bir roman.
Romanın adının neden “Kanatsız Kuşlar “olduğuyla ilgili Louis de Bernieres şöyle bir açıklama yapıyor: “Kuşlar hüzünleri olmayan insanlardır. İnsanlar ise kanatları olmayan kuşlar. Her birimiz harika, güzel ve özgür olmak isteriz; ancak karaya bağlı yaşamak durumundayız.” Bu açıklama romanın konusu ile ilgili yeterince ipucu veriyor sanırım. Eserin bence asıl ilgi çekici yanı mekânın Anadolu olması…
Güneybatı Anadolu’da Eskibahçe kasabası. Hikâyemiz 19. yüzyılın sonlarında başlıyor ve 20. yüzyılın başına kadar sürüyor. Telmessos şehri. Şimdiki adıyla Fethiye. Telmessos, o tarihlerde Osmanlı toplumunun küçük bir örneği. Kasabada Türk, Ermeni, Rum ve Yahudiler var. Osmanlı İmparatorluğu altında yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan Müslüman ve Hristiyan topluluklar mükemmel bir şekilde kaynaşmış. Kasabada Yunanlılar çoğunlukta ve eğitim durumları yüksek insanlar. Müslümanların eğitimleri az, zanaatle uğraşıyorlar. Romanda olaylar ve kişiler aracılığıyla, ayrı düşünce ve inançlara sahip insanların gayet mutlu ve uyumlu bir şekilde beraberce yaşayabildikleri gerçeği, altı çizilerek vurgulanıyor.
Kasabada Türkçe konuşuluyor; Arap ve Yunan alfabesi kullanılıyor. Atatürk’ün daha sonraları getirdiği, Türkçe ses yapısına daha uygun olan Latin alfabesi kullanılmaya başlandığında eski yazılı tarihimizi kaybetmek durumunda kalıyoruz.
Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerini içine alan romanın en ilgi çekici yanlarından birisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün karşımıza roman kahramanlarından biri olarak çıkmasıdır. Romanda Mustafa Kemal, çocukluğundan itibaren anlatılmaya başlanıyor.
Daha ilk sayfalarından başlayarak, yabancı bir yazarın Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı ve ideolojisine, Türk ve yunan örf ve adetlerine, ağalık düzenine bu derece derinlemesine vakıf olmasına hayret ediyorsunuz. Git gide bu hayretiniz bir hayranlığa dönüşüyor.
Fransız Protestan bir aileden gelen yazarın en büyük başarısı, Hristiyanlık ve Müslümanlıkla ilgili derin bilgisi, bu yöndeki tüm örf ve adetleri ve diğer ayrıntıları eserin içine sindirerek, okuyucuya aktarabilmesidir. Bu yöndeki bilgiye o derece hâkim, o derece başarılıdır ki ister istemez kendisinin Anadolu’da yaşamış olduğunu yahut en azından soyunun bir azınlık gruba dayandığını düşündürtüyor.
Mutlaktır ki Louis de Bernieres Kanatsız Kuşlar eserini yaratmadan önce geniş araştırmalar yapmıştır. Ancak iyi ve ayrıntılı bir araştırma da iyi bir eser yaratmak için yeterli değildir, olamaz da. İşte bu noktada özellikle belirtilmesi gereken şey, yazarın büyük bir başarıyla bu bilgileri roman boyunca satırlar arasına mükemmel sadelik ve açıklıkla işlediğidir.
Kitapta kahramanların her biri fiziksel ve karakter olarak mükemmel tasvir edilmişler ve her birinin hikayesi başından alınıp sonuna kadar eksiksiz tamamlanırken; yazarın aynı zamanda olayları ve hayatları birbirlerine paralel anlatmadaki başarısı çok kahramanlı bir romanda ustalığına olan hayranlığımı en üst noktaya taşıyor.
Kitabı okuduğunuz süre boyunca, kendinizi sanki o kasabada yaşayan ve kahramanların her biri ile selamlaşıp yarenlik eden biri gibi hissediyorsunuz ve bütün yaşananları, gerçekten gözlerinizin önünde cereyan etmiş gibi algılıyorsunuz. Sevdaları, ihtirasları, ihanetleri, karakterlerin zaaflarını ve güçlü yanlarını, dostlukları, çatışmaları, vefayı, mahalle aralarında duyup öğrenirken; bir yandan da savaşın korkunç yüzünü göstermesi ile bozulan düzenin, din ve milliyetçilik uğruna işlenen katliamların, açlık ve düşmanlığın kasabaya yansımasını, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı gerçeğini, yazarın usta geçişleriyle hissediyor ve üzüntüsünü kalbinizin derinliklerinde yaşıyorsunuz. Bir de bütün bunlara eklenen mübadele sürecinde yaşanan yürek parçalayıcı ayrılıklar, boğazınızın düğümlenmesine neden oluyor.
Kitabın son sayfalarında tasvir edilen Fethiye’nin bugünkü hali ile olayların geçtiği Telmessos arasındaki fark sizi son derece hüzünlendiriyor. Kitabı kapattıktan sonra aklınıza gelen ilk şey, hemen yola çıkarak, o kasabaya gitmek ve kasaba kahvesinde bir kenarda iki büklüm oturan bölgenin en yaşlı insanının dizlerinin dibine çökmek ve ne olur anlat diyerek, hikayeyi bir de ondan dinlemek. Çünkü sadece sizin ve onun bütün bu olaylara tanıklık ettiğinizden eminsinizdir. Aynı hikâyeyi gözleri buğulu yaşlı dedecikten dinledikten sonra kahramanların mezarlarını bulmak ve hangi dinden olursanız olun, her birinin mezarı başında kendinizce bir dua okuyup, ruhları için tanrıdan huzur dilemek istiyorsunuz.
TAMARA POLAT