Epey beklentisiz başladım bu kitabı okumaya, tatmin de oldum. İngiliz yazar Nick Bradley'nin "Kedi ve Şehir" kitabı edebiyat açısından katiyen bir şölen filan sunmamakla beraber kendini okutmayı çok iyi beceriyor.
İlk bakışta birbirinden bağımsız gözüken kısa öyküler okuyoruz, sanki tek bağıntıları hepsinin 2020 Olimpiyatlarına hazırlanan Tokyo'da geçiyor olması ve aynı üç renkli kedinin her hikâyede görünmesi gibi geliyor ama okudukça aslında hikâyelerin iç içe geçtiğini anlıyoruz. Burada azıcık dikkatli olmak lazım ama çok değil, yazar bağıntıları açıkça kuruyor, pek gözden kaçacak gibi değil. Bir hikâyede kısaca beliren bir taksi şoförü diğer hikâyenin baş kahramanı oluyor vs. Zaten de sona yaklaştıkça tüm öyküler bir biçimde iç içe geçip bütünleşiyor. Aslında çoğu birbirini tanımayan bir sürü insanın hayatlarının o devasa şehirde nasıl da kesiştiğini anlıyoruz. (Bülent Ortaçgil'i duyuyor musunuz, "Belki benim kağıt param bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir" diyor? Eylülcüm biraz ciddiyet lütfen)
Neyse evet, ciddiyet. Japon kültürüne ve bize epey yabancı adetlerine, Yakuza'ya, Tokyo'nun dinamiklerine dair çokça ilginç ayrıntı var. Ben tabii bunlara hakim olmadığım için yazar ne kadar Batılı gözüyle bakmış, ne kadar doğru aktarmış onu kestiremiyorum. Ama ne zaman Japonya'dan bir şeyler okusam özellikle cinsiyet ve cinsellik konularında alıştığımızdan ne kadar farklı olduklarına şaşırıyorum, yine oldu. Bir Mişima yahut Tanizaki kadar karanlık ve rahatsız edici olmasa da burada da bana çok acayip gelen detaylar vardı.
Ezcümle müthiş sürükleyici, belki birazcık sabun köpüğü ama birazcık, baya eğlenceli, kendini okutan, çok atmosferik, insanın merakını hep diri tutmayı beceren bir kitap bu. Sürekli belirip duran kediye dair öyküyü biraz daha somutlaştırıp bağlamasını isterdim. Belki ismi "Kedi ve Şehir" olduğu için beklentim bu yöndeydi ama kedinin hikâyesi biraz havada kalmış gibi geldi bana.
Tam kafa dağıtıp uzaklaşmalık kitap. Oradan oraya çok güzel akıyor, sevdim ben.