Blondie'nin şerife racon kestiği sahne Vahşi Batı'da güvenliğin evlere şenlik olduğunu gösteriyor, kasabalıya para yedirip şerifliği satın alabilir, gönlümüzce at koşturabiliriz. Sisters Kardeşler -"Biraderler" daha şık olurmuş ki film uyarlamasının adı böyle- daha yakından görmemizi sağlar o dünyayı. Matrak bir romandır, karakterler tam karikatür değildir de o sert doğa ve sert insan tokuştuğunda ne olur, gangster tayfanın kırsala yayılma çabası tipik kovboyları nasıl etkiler, komiklik ayarı biraz yüksek bir hikâyede dünyanın bir de o yüzü. Namınız almış yürümüştür, efsanesiniz, bir köşede sakin sakin yaşayıp ölümü bekliyorsunuz ama başınıza iş geliyor, herkes peşinize düştüğü için silahları tekrar kuşanıyor, anlaşılmak için peşinize düşenlerin dilini istemeye istemeye konuşmaya başlıyorsunuz. Sert, doğrudan. Parçaları bir araya getirmeye çalışıyorum, sayısız kaynaktan sayısız sahne eklenebilir ama Doyma Ânı'yla bitireceğim çünkü Johnson'ın metnindeki zaman diliminde geçiyor mevzu. Bu kitap da Pulitzer almış, ABD tarihini iyi işleyen metinler alıyor, malum. Stegner yabanda var olmaya çalışan, insanların kendi kanunlarını çat çut uyguladıkları zamanlarda medeniyetten uzağa düşmemeye çalışan karakterlerine karşı yufka yüreklidir biraz, iki adım ötede insanlar asılırken o manzarayı göstermez çünkü esas kadının korkusu, esas adamın korumacılığı daha önemlidir, zaten anlatıcı da duygusal değişimleri, ABD'nin orta yerinde yeni yeni kurulan kasabaların yaşamı nasıl değiştirdiğini üç nesle yayarak gösterme derdindedir, çarpıcı sahneler sunmaz. Bu sahneleri Johnson sunar, Carver'dan aldığı elle atmosferi olduğu gibi yansıtarak vahşiliği gündeliğin bir parçası haline getirir. Robert Grainier'ı doğrudan olayların orta yerine fırlatır mesela, Spokane Beynelmilel Demiryolları'nın depolarından hırsızlık yaptığı düşünülen Çinli bir ameleyi infaz etmek için uğraşan Grainier'ın psikolojisi hakkında hiçbir bilgi vermez. Yıl 1917, mekan Idaho, demiryollarının iskeleti oluşturulmuş ama internetten şak diye yaptığım araştırmaya göre hararetli çalışma 1970'lere kadar devam etmiş, yani hâlâ zengin olma hayalleri kurulabilir oralarda. O dönem Çinlilere karşı yükselen nefret dalgasının sonucu. Robert E. Howard, H.P. Lovecraft gibi yazarların metinlerindeki ırkçılığı anlatan bir önsöz vardı, Dost Körpe yazmış olabilir, ilk orada rastlamıştım bu meseleye. Grev!'de sınıf mücadelesi yürütülürken Siyahi işçileri dışlayan beyaz işçilerin kaybettikleri gücü hiç umursamadıklarını görüyorduk, feminist mücadelede de benzer bir tablo vardı, patronlar ve uşaklar bu farklılıkları fiştekleyerek örgütlü mücadeleye uzun süre çomak sokmayı başarmışlar. Benzer bir tablo bu metinde de var, Johnson eşelemeden devam ediyor ve ailemizin akıbetini daha başlarda sunuyor: "Karanlıkta kızının gözlerinin köşeye kıstırılmış vahşi bir hayvan gibi kendisine döndüğünü fark etti. Düşünceleri ona bir oyun oynuyordu aslında sadece ama tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Ürpererek yorganı boğazına kadar çekti." (s. 15) Hikâyenin ana çizgisi bu, yolları çatallanan hikâyelere bakacağız.
İnşaatında çalıştığı köprüden geçen treni görünce sevinir ve hüzünlenir. Grainier'ın çalıştığı sayısız inşaattan biridir orası, anlatı bir anda onlarca yıl sonrasına uzanır ve ömrünün sonlarına gelmiş Grainier'ın kişisel tarihinin karman çormanlığını aktarır. Mistik olaylara değinmeyeceğim de gerçekliği sorgulayacağım, Kate'in malum gizemi aslında yasın çarpıttığı bir yaşam algısının ürünüdür belki, tartışılır. "Grainier bir keresinde de sihirli bir at ile bir kurtçocuk görmüş ve 1927 yılında çift kanatlı bir uçakla uçmuştu. Hayat hikâyesi hatırlayamadığı bir tren yolculuğuyla başlamış, sonunda da kendini içinde Elvis Presley'nin bulunduğu bir trenin dışında bulmuştu." (s. 25) Çift kanatlı bir uçakla uçmanın kurtçocukla karşılaşmakla aynı hakikat düzeyinde yer alması makul, tren yolculuğunun hız yüzünden delirtici olacağının düşünüldüğü zamanlar çok uzak değil, uçak gibi akıl almaz bir icat daha da korkunç. Ne mucizevi çağ, süper kahramanların kolaylıkla kabul görmesi, benimsenmesi hiç şaşırtıcı değil.
Grainier'ın çocukluğuna bir geri dönüş, Çinli bir ailenin kasabadan sürgün edilmesi ilk hatıra. Çizgi bulanır iyice, gerçekle hayali karıştırmaya başlarız çünkü Grainier karıştırmaya başlar, adamın algılarından ibaret bir uzamın her tahlili aşırı yoruma kaçmaya meyillidir.
İyidir, romandır, tavsiye ederim.
Ne hoş, ne zarif bir küçük kitaptı Tren Düşleri - çocukluğumun John Steinbecklerinin lezzetini aldım. 19. yüzyıl sonunda doğmuş sıradan bir orman işçisi olan Robert Grainier'in hayat hikâyesini okuyoruz. Sıradan bir adamın, o yıllarda sıradan olan felaketlerle (yangınlar, ölümler, salgınlar...) biçimlenmiş hayatını.
Amerika kıtasının o büyük dönüşümünün içinde hayatta kalmaya çalışan biri Grainier. Kitabın ismindeki tren imgesi, kitapta sık sık karşımıza çıkıyor ama salt tren olarak değil, bu büyük teknolojik dönüşümün "lokomotifi" olarak. Devasa bir dönüşüm çarkının içinde adapte olmaya çalışan insancıklardan biri sadece Grainier. İlk bakışta yalnız kalmayı "seçmiş" gibi gözüken ancak aslında belki yalnızlık dışında pek de başka çaresi olmayan bir insan.
Grainier'in uzun hayat öyküsünü anlatan bu kısacık romana yazarın bu kadar çok şey sığdırabilmiş olması muhteşem hakikaten. Kızılderililere yapılanlar, örtülü ırkçılık, savaşın bireylerin üzerindeki etkileri, insanın doğayla gitgide daha da problemli hale gelen ilişkisi, aşk, ebeveynlik, sistemin tahakküm kurma mekânizmaları... Bir dolu şey. Grainier'in öyküsünü anlatırken bir dönemin tarihini de yazıyor Denis Johnson, gözümüze sokmadan, büyük tespitler ve iddialar saçmadan, sakince, usulca.
Muhtemelen konusu sebebiyle Robert Seethaler'in "Bütün Bir Ömür"üne benzettim bu kitabı ama ondan çok daha fazla sevdim. Yer yer hayalsi, yer yer buz gibi sert bir roman Tren Düşleri, tam da bu dengeyi kurabildiği için de çok lezzetli.
Son not: Holden'in bu “Modern” serisi hakikaten çok sağlam ilerliyor, çok sıkı eserler seçip dilimize çok titiz çevirilerle kazandırıyorlar, şanslıyız; farkında ve müteşekkir olalım isterim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tren Düşleri, Denis Johnson’ın sade ama çarpıcı anlatımıyla, bir insanın koca bir ömre sığan yalnızlığını ve dönüşümünü etkileyici bir şekilde sunuyor. Aslında tren yollarının genişlemesiyle birlikte doğa ve insan arasındaki bağın yavaş yavaş çözülmesi, metnin en güçlü arka planlarından birini oluşturuyor. Grainier’ın yaşadığı kayıplar ve içsel yalnızlığı, abartıya kaçmadan ama derin bir duyarlılıkla aktarılıyor. Yazarın dili yalın olmasına rağmen her cümlede yoğun bir anlam hissediliyor. Kısa bir metin olmasına rağmen insanın varoluşuna, geçmişle kurduğu bağa ve kaçınılmaz değişime dair kalıcı izler bırakıyor. Özellikle doğa tasvirleri ve zamanın akışına dair sezdirilen melankoli, kitabın atmosferini unutulmaz kılıyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın gelmesini bekleyemeden filmini izledim,beni oldukça etkiledi.Kiatbının da en az filmi kadar güzel olduğunu umarım.Kırsalda yaşayan bir adamın hem kendi yaşamına hem de değişmekte olan ülkesine dair düşüncelerini kaygılarını görmekteyiz .