Avignon Beşlisi ile inişli çıkışlı ilişkimiz ne olacak ben de bilmiyorum, bu satırların ardından son kitaba geçeceğim ama yani dalgalandım da duruldum resmen ya.
Üçüncü kitap Constance müthişti, sonra dördüncü kitap olan Sebastian'ı okudum ve; hayda! Çok enteresan yani, Durrell mi yazmış bunu dedim? Kötü bir kitap diyemem ama Durrell diyince aklıma gelen yüksek standartlar çerçevesinde düşününce aslında kötü de bir kitap bir taraftan. Akıyor, sürüklüyor insanı ama ilk üç kitapta olmayan tuhaf bir sıradanlık ve yavanlık var kendisinde. Yani sanki Durrell kendi metninden sıkılmış gibi bir vaziyet, bir "bitse de gitsek" duygusu; İskenderiye Dörtlüsü'ndeki kusursuzluktan çok uzak. (İskenderiye demişken, oradan tanıdığımız Balthazar, Pursewarden, Melissa ve Capodistria'ya burada birer cümleyle dahi olsa rastlamak pek hoştu.)
Adından mütevellit, çok merak ettiğim Sebastian'la ilişkimizi derinleştireceğini ummuştum bu kitabın ama açıkçası çok bir gelişme kaydedemedik bu anlamda. Üstelik kitabın kahir ekseriyeti Cenevre'de geçiyor, oysaki ben Avignon'dan kopmaya hiç hazır değildim. Ve ayrıca bu kitapta Durrell'in alamet-i farikası olan müthiş atmosferik mekânlar yaratma becerisine dair bir şey de yok. Cenevre'de olduğumuzu unuttuğum anlar bile oldu.
Neyse, resmen laf salatası yapıyorum ama açıkçası ne söyleyebileceğimi bilmiyorum da, ondan. Yer yer elbette çok sevdiğim kısımları oldu kitabın ama işte kopuk, bağlamsız, bir tuhaf. İlk 3 kitapta ilmek ilmek inşa ettiği üst kurmaca unsurlarını güçlendirmeye bile zahmet etmemiş burada, Constance ve
Sebastian'ın hikâyesini öyle dümdüz anlatmış. Yakıştı mı Durrellciğim sana bu şimdi?
Son kitap Quinx bu işi çözer ve bu beşli görkemli şekilde biter umarım diyerek sözlerimi noktalıyorum. Yine de kitaptan bir cümle eklemeden bitirmeyeyim hadi.
"Deliler 'kendi'lik duygusu taşımayan kişiler olsa gerek: Bütün yatırımı ötekine, nesneye yapıyorlar."