Arnavut yazar İsmail Kadare’nin okuduğum ikinci kitabı oldu Kırık Nisan ve bir kez daha çok etkiledi beni. İki kitapta da aynı duyguyu deneyimledim ve bunu bu kadar iyi başarıyor olmasını çok çarpıcı buluyorum: bildiğimiz bir yerin olmayan bir zamanına götürüyor bizi ve tüm dünyayı baştan kurguluyor bunu yaparak. Arnavutluk’un aslında modern zamanına (1900ler ortası) gidiyoruz ama ülkenin bir kısmında geleneğin, törenin, Kanun’un hüküm sürdüğü bir evren kurguluyor yazar. (Kanun gerçek bu arada ve sahiden yıllarca hiç yazılı hale gelmeden hüküm sürmüş Arnavutluk kırsalında.) Hani böyle bazı rüyalarda çok iyi bildiğimiz bir yerde oluruz ama gerçekliğin koşulları farklıdır; çarpıtılmış, bükülmüş, tuhaf bir gerçekliğin içindeyizdir, ne tamamen hayal alemi duygusu verir ne de tanıdığımız dünyaya benzer, işte tam o tuhaf arafı insanın iliklerinde hissettiren bir metin bu.
İkiye bölünmüş bir Arnavutluk burası, bir tarafı bildiğimiz modern dünyanın parçası; kentler, evler, ofisler... Bir kısmında, “yayla”da ise yüzlerce yıldır hüküm süren ve odağına “kan”ı alan Kanun hüküm sürüyor. İşte bu iki dünyanın karşılaştığı bir anlatı okuyoruz. Neredeyse bir oryantalist merakıyla bu bölgeye merak duyan bir yazar, yeni evlendiği eşiyle beraber balayı için Yayla’ya seyahat ediyor ve onların hikâyesi, bir kan davasının kahramanı olan Corg ile kesişiyor.
Yayla’nın çarklarını kan döndürüyor sahiden: Kanun, akan kanın ikame edilmesi üzerine inşa edilmiş. Ailesinden biri öldürülen Corg, kanı yerde bırakmamak için karşı aileden birini öldürüyor kitabın başında ve öldürür öldürmez de kendisi sıradaki kurban oluyor. Kanun’un tanımladığı ve her cinayetin ardından devreye girebilen 30 günlük ateşkeste geçiyor roman. Corg kan parasını devlete ödemek üzere (ki devletin ana gelirlerinden biri bu) bir yolculuğa çıkıyor ve işte burada yazar ve eşiyle kesişiyor yolları.
Bu hikâye üzerinden sert bir töre ve diktatörlük eleştirisi yapıyor yazar ve sorgulamadığımız “kanun”ların aslında neleri yeniden ürettiğini düşünmeye çağırıyor okuru. Müthiş atmosferik, fena halde tekinsiz ve çok unutulmaz bir roman bu. Şebnem Degni çevirisi de kusursuz.
Arnavut yazar İsmail Kadare’den okuduğum ikinci roman, bu kitabı da ilki (Rüyalar Sarayı) gibi kısa sayılabilecek bir roman. Arnavutluk taşrasında yüzyıllardır var olan bir geleneği ve folklorik davranışları Arnavutluk Mitolojisinin modern yorumu olarak anlatıyor. Bahsi geçen gelenek “Kanun” olarak sınırları çizilmiş ve Anadolu’da da rastladığımız, yabancısı olmadığımız bir gelenek; kan davası. Kadare bu romanını daha Fransa’ya iltica etmeden önce eski rejimdeyken yazmış, buna rağmen diktatoryaya, iktidara karşı üç maymunu oynayan aydınlara ciddi eleştirel göndermeleri var. Üslubunu çok sevdim, gerek bu gerek ilk kitabında da akıcı ve heyecan dozu iyi ayarlanmış, toplum ve insanların, mekanların tanımlamaları oldukça etkileyici, çevirisi de başarılı. Öneririm.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsmail Kadera’nın bu gençlik dönemine ait kitabı hem bir toplumun arkaik geleneklerini ve bu geleneklerin yüzyıllar sonrasına olan etkisini hem de bireylerin söz konusu geleneklerin ezici baskısı altında trajediye dönüşen yaşamlarını tasvir etmesi bakımından dikkate değer bir eser olarak okunabilir, Kadera ne kadar güçlü bir kalem olduğunu bu kadar genç bir yaşta yazmış olduğu bu metninde gösterebilmiş. Bize yakın olmasına rağmen aslında çok da tanımadığımız Arnavut kültürünü, bu kültürün arka planını anlamak için epeyce önemli olduğu âşikâr bir küçük hazine.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nisan
Dağlılar
Kanun
Balayı
Kan
Katil/Kurban…
Garip bir hikaye, dokunaklı, katilken kurban olabildiğin, kanunun karşısında çaresiz kaldığın; eşitsizliği yaşadığın,yaşanamayan hayallere tutunduğun bir anlatı.
Daha önce Rüyalar Sarayı adlı eserini okuduğum İsmail Kadare çok iyi bir anlatıcı…