“Rika’nın Beyninde”, Levent Mete’nin şimdiye kadar yazdıkları içinde psikiyatri uzmanlığının imkanlarını en iyi kullandığı romanı; Pepko ve arkadaşlarının insan zihninin karmaşık, karanlık ve tehlikeli labirentleri arasındaki yürüyüşleri, o zihnin yarattığı dağlarda, ovalarda, göllerde, denizlerde, kimi zaman ürkütücü şehirlerde, yolcuları yutmaya hazır yaratıklarla dolu karanlık nehirlerin üzerinde sürüp giderken, her bir mekan, her bir cisim ve her bir yaratık dış gerçekliğin bilinçte kırılmış, eğrilmiş, bükülmüş, başka başka anlamlarla karışmış yansımalarına dönüşüyor. Ancak asıl meselesi bilinçaltının topografik özelliklerini sergilemek değil; Levent Mete, bu fantastik hikayesiyle bilimin ve teknolojin ideolojisini sorguluyor. Anlıyoruz ki, “tekniğin özü asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey değildir”.
“Yalnızca teknik-olanı tasarladığımız ve öne çıkardığımız ve bununla yetindiğimiz veya ondan kaçındığımız sürece, tekniğin özüyle bağımızı asla kuramayız” demişti Heidegger; “tekniği nötr bir şey olarak gördüğümüzde mümkün olan en kötü tarzda tekniğe teslim oluruz; çünkü bugün özellikle pek rağbet gören bu tasarım, bizi bu tekniğin özü karşısında büsbütün körleştirir”. İşte romandaki insanların gözleri de böylesine körleştiği için -birkaç muhalif dışında- hiçbiri fark etmiyor bilimsel devrim olduğuna inandırıldıkları projenin nasıl bir hapishaneye dönüşeceğini. Bilim ve teknoloji büyülüyor insanları, hayran bırakıyor, kendisine bağlıyor ve özgürlüklerini gasp ediyor. Yarattığı bu hayranlık ve bağımlılıkla, bir zamanlar yeniliklere karşı tutucu olanları bile ikna ediyor icatlarının faydalılığına. Ama gerçek hayatta da böyle olmuyor mu? Aslında savaş sanayisinden arta kalmış bu teknoloji ürünlerini, cep telefonlarını, bilgisayarları, interneti, DVD’leri ve isimlerini sayamadığım diğerlerini getirisine götürüsüne hiç bakmadan hayranlıkla kabullenmiyor muyuz bugün? Bu nimetleri bize sunanların, bu gücü ellerinde bulunduranların önünde saygıyla eğilmiyor muyuz? Onu tutkuyla olumlayalım veya olumsuzlayalım, her yerde özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış halde değil miyiz?
İşte bu soruları sordurtuyor “Rika’nın Beyninde”. Bilinmeyene yapılan seyahat romanlarının verdiği merak ve heyecan duygusunu ahlaki ve siyasi meselelerle zenginleştiren Levent Mete, iktidarını ve meşruiyetini bilim ve teknolojiden alan kapitalizmin içinde yaşadığımız evresini gelecek bir zamana taşıyor ve o meşruiyeti sağlayan ideolojinin çatlaklarında dolaştırıyor okuyucuyu.