Ne acayip bir zihinsin ya Juan José Saer. Okudukça daha çok seviyorum seni ve kafanın tuhaf çalışma biçimini.
Bulutlar, Arjantinli yazar Saer’den okuduğum üçüncü kitap oldu. İncecik ama zorlu metinler yazıyor kendisi, sayfa sayısına bakıp da aldanmayınız. Uzun ve karmaşık cümlelere, okurdan dikkat talep eden bir yazma biçimine ve hikâyenin içine yerleştirilmiş epeyce felsefik sorgulamalara, sorulara, zihin egzersizlerine hazırlıklı olmak lazım Saer okumaya başlamadan önce.
Kendisiyle tanışma kitabım olan Kimsesiz’de baya dayak yemiştim, Yara İzleri görce daha kolay bir metindi, Bulutlar ise ikisinin arasında bir yerde duruyor bence. Fakat bu kitabında, Saer’in daha önce görmediğim bir yanını görmüş oldum: mizah duygusu. Allahım yer yer nasıl komik bir metin bu!
Hikâye şöyle; 1800’lerin başında iki doktor bir akıl hastanesi kuruyor ve bu doktorlardan biri, aynı bölgeden gelen talepler üzerine 5 tane deliyi toplayıp hastaneye getirmek üzere bir yolculuğa çıkıyor. Kitapta da bu absürt yolculuğun hikâyesini okuyoruz. Delilerin hepsi birbirinden acayip karakterler, ama bir tanesi var ki onu hiç unutmayacağım sanırım. Aşırı püritenken birdenbire bir nemfomana dönüşen, Tanrı’ya ancak bu şekilde ulaşabileceğine inandığı için etraftaki herkesle durmadan sevişmeye çalışan rahibe Teresita. Bu karakteri ve onun kafilenin başına açtığı işleri müthiş komik anlatmış Saer. Teresita’yı, Tourette sendromlu iki kardeşi, manik fazdaki bir zengin beyefendiyi ve elini yumruk biçiminde kapalı tutma saplantısı geliştirmiş bir diğer adamı da yanına katıp yola çıkıyor anlatıcımız Dr. Rael. Yolda başlarına türlü türlü iş geliyor, bir yandan bölgenin beyaz düşmanı yerli reisinden kaçmaya, bir yandan delileri zaptetmeye, bir yandan doğayla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bu absürt ve komik öykünün arasına, sevdiği üzere epey derinlikli pasajlar da yerleştirmiş yazar. Dolayısıyla kitap bir yanıyla çok ciddi, bir yanıyla süper saçma olmayı beceriyor.
Okurken üslubu nedeniyle odaklanmakta yer yer zorlansam da genel olarak epey sevdim Bulutlar’ı. Herkesin seveceği bir kitap değil bence ama yarı absürt yarı ciddi, yarı Western yarı değil bir tuhaf modern Odysseia okumak isterseniz buyrun.
Romanın kahramanı Dr Real’in yaşadıklarını 30 yıl sonra kaleme alarak romanın anlatıcısı olarak karşımıza çıkarıyor. Kurmaca olan öyküyü Saer yazılanları kendisi yazmamış, yaşayanın notlarıymış gibi çok iyi bir kurguyla sanki gerçek tarihi bir olaymış hissi uyandıracak şekilde kaleme almış. 1804’de ruh hastalıkları uzmanı Dr Weiss ile genç bir hekim Dr Real, Buenos Aires’in yakınlarında bir akıl hastanesi kurarlar. Civardan gelen talepler üzerine beş hastayı (deliyi) civardaki bir kasabadan alıp kurdukları bu hastaneye getirmek üzere Dr Real bir yolculuğa çıkar. Kitapta bu ilginç yolculuğun hikayesini okuyoruz. Hastalar (deliler) hepsi birbirinden farklı karakterlerde ve Saer bunları inanılmaz gerçeklikle tanımlıyor. Dr. Rael zorlu yolculukta doğayla ettiği kadar hastalarıyla da mücadele ediyor. Yer yer mizahi bir anlatımı var. İnsana “delilik-akıllılık sınırlarının” ne olduğunu, delilerin ne kadar akıllı, akıllıların da ne kadar deli olduğunu düşündürmekte.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir çöl yolculuğu… Issız bir manzara, çaresiz bir bekleyiş, psikiyatristin gözünden anlatılan bir sürgün. Bulutlar, yavaşça ilerleyen, her anın içindeki boşluğu ve yalnızlığı hissedebileceğiniz bir kitap. Doktor Real ve akıl hastalarıyla yapılan bu uzun yolculuk, sadece fiziksel değil, zihinsel bir yolculuk da. Saer, zamanla iç içe geçmiş bir geçmiş ve şimdi sunuyor; çölün kavurucu sıcaklığında insan ruhunun derinliklerine inmeyi başarıyor. Kitap, bir yandan yolculuk hikâyesi sunarken, bir yandan da insanın yalnızlığı, akıl sağlığı ve sürgünlük gibi temalarla kafanızı karıştırıyor. Yalnızca doğa değil, insanın içsel çölü de anlatılıyor.