İngiliz yazar Alan Burns’ün, Max Ernst’ün aynı isimli tablosundan ilhamla yazdığı romanı Yağmurdan Sonra Avrupa’yla pek anlaşamadık maalesef - bir tabloda mükemmel çalışan “şey”, romanda çalışmayabiliyor pekala. Ernst’ün tablosuna bayılırım, zaten o gazla okumaya başladım kitabı ama postmodernlik ve deneysellik düzeyi benim kabul edebildiğim eşiğin üstünde çıktı maalesef.
İsimsiz anlatıcımız, tam anlayamadığımız bir gizli görevle Avrupa topraklarında dolaşıyor. İlk bakışta İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sı gibi gözüküyor gezdiğimiz yerler ama hikâye ilerledikçe öyle olmadığını anlıyoruz. Arka kapaktan alıntılayayım: “aslında bitmek bilmeyen bir işgalin, sona ermemiş bir savaşın, bir türlü tam anlamıyla başlamayan bir yeniden inşa sürecinin karmaşası hüküm sürüyor.”
Zaman ve mekân belirsiz, tarafları ayırt etmek güç. Sadece korkunç bir şiddet var her yerde. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara karşı. Büyük bir belirsizliğin içinde dolaşırken okuduğumuz en belirgin şeyler işkence ve tecavüz sahneleri, onlar maalesef olanca detayıyla aktarılıyor. 1967’de ilk yayımlandığında 20. yüzyılın “kolektif bilinçaltı”nı ortaya koyduğu söylenmiş kitabın aktardıklarına edecek bir lafım yok; savaş sonrasının büyük karamsarlığı içerisinde Avrupa’da yaşanmakta olan dehşet ve yıkımın bundan çok da farklı olmadığı muhakkak. Ancak dediğim gibi bu kadar deneysellik bana fazla geliyor, metinden sık sık koptuğumu fark ettim ve bu da okumamı epey güçleştirdi.
Meraklısına, diyeyim.