Biomortem / Glia
Biomortem / Glia

Kitapyurdu Fiyatı: 177,70TL

Ürüne Git
183Yorum
Adem Yaprak
Kitapkurdu
Bir Serinin Başlangıcı
Sinirbilim uzmanı olan yazarın okuduğum 4. romanı oldu bu. Önceki romanlarında da teknolojik gelişmelerle sinirbilim alanındaki gelişmeleri bize oldukça güzel şekilde aktaran yazar, bu kitabında da insan bedeni, bedenin oluşumu, ölüm, ölüm sonrası yaşananları oldukça güzel bir şekilde aktarıyor. Kitabın dili zaman zaman bilimsel bir anlatıma kaysa da meraklılarına oldukça keyifli gelecektir. Ben biyoloji, insan bedeni ve hücre oluşumu konularına meraklı olduğum için bana oldukça keyifli geldi. Okurken zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim. Yazarın en büyük özelliği gerçek dünyada teknolojide yaşanan gelişmeleri kitaplarında bize roman karakterleri aracılığıyla anlatıyor olması. Böylece hem gündemi takip etme fırsatımız oluyor, hem de roman okuma keyfini elde etmiş oluyoruz. Sürükleyici, oldukça keyifli, bilgilendirici ve son derece etkileyici bir roman. Yazarın diğer kitaplarını okumadıysanız onları da okumanızı tavsiye ederim. Hatta önceki kitapları üçleme olarak çıkmıştı. Birbirinin devamı niteliğinde olan kitaplar yazmayı seviyor yazar. Bu romanının da devamının geleceğini düşünüyorum. Keyifle okuyacağınız bir roman.
Nurçin Metingil
Bilge
Yeni bir şey söylemiyor ama söyleyeceğini çok etkili söylüyor. "Canlılık" ve "ölüm" kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlıyor.
Biomortem, Serkan Karaismailoğlu’nun Glia adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bunu Mater serisinden sonra okudum ve onlar kadar ilgimi çekecek mi diye merak ediyordum. Yazar, bu kitapta da ilginç gerçekleri kurguya güzel yerleştirmiş. O dünyaya beni inandırmayı, hikâyenin içine almayı başardı. Kitap bittiğinde -aslında hâlâ okurken bile- üzerine düşünecek çok şey vermişti bana. Bilhassa “canlılık” ve “ölüm” kavramları üzerine… Bu, bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Yaşamaya ve ölmeye dair geleneksel bakışın ardına bakabileceğimiz bir pencere açıyor. Yeni bir şey söylemesine de gerek kalmıyor aslında. Bilimsel gelişmeleri kurgunun içine yerleştiriyor ve birinin aslında/gerçekte ne zaman öldüğüne dair “sonsuz bir düşünce tüneline” giriyorsun (Kitabı okuyanlar tünel referansını yakalayacaktır:)). Hikâye, Biomortem adı verilen özel bir klinikte başlıyor. Burası dağın tepesinde bir yer olarak tarif ediliyor ki yazarın Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ına tutkun olduğuna ikna etti beni çünkü Mater serisinde de dağda bir merkez vardı. Büyülü Dağ’ı ve Büyülü Dağ analizlerini okuduktan sonra kitaplarına yeniden bakmak lazım belki de. Falin adlı bir adamın Biomortem’deki hazırlıkları sürerken -resmen kâğıt işlerinden bahsediyorum. Ölüyor da olsan o kâğıt işleri olacak- bir yandan da hikâyesini öğreniyoruz. İlk bölümden onun oraya ölmeye geldiğini anlıyorsunuz ama yazarın o bölüme önemli bir metaforu yerleştirdiğini göremiyorsunuz. İlk başta bunun dramatik bir element olarak yerleştirildiğini ve elbette derin manalar içerdiğini düşündüm ama kitabın evrildiği yere dair bir foreshadowing element olduğunu öngöremedim. Zaten yazarın kurguyu o seviyeye taşıdığına hâlâ şaşırıyorum. Bir süre zor ve son derece riskli bir alanda gezinmiş. Çünkü okuru kaybedebileceği, hikâyenin nabzının düşebileceği, daha da kötüsü gülünç olabileceği bir alana taşımış. Bir şekilde öyle ya da böyle oradan dönmeyi başardığını söyleyebilirim. İlk başta ana karaktere dair epeyce şey öğreniyoruz. Gençlik yıllarını, eğitim durumunu, hayata bakışını, geçtiği yolları ve daha nicesini adım adım bize veriyor. Karakterle bağ kurabiliyorsun, bu da başka bir karakteri kötü gibi algılamamıza dahi sebep oluyor. Ancak hikâyenin bir yerinde belli sebeplerden karakteri yargılarken buldum kendimi. Etik olmadığını düşündüğüm şeyler oldu. Ancak o zaman bile kötü gibi algılanan karaktere dair düşüncemi değiştirmemişti. Ne zaman Biomortem’deki doktor için benzer bir yöntem uygulandığını fark ettim, işte o zaman Enke adlı o karaktere dair bakışım değişti. Aslında bu ana karakterin korkaklığı ve öz güvensizliğiyle ilgiliydi. Enke ne istediğini bilen ve ona göre yaşayan biriydi. Falin’in kişiliği, yorumları onu “kötü karakter” gibi gösteriyordu. Bu açıdan bakınca Enke birden saygı duyduğum, hoşlandığım bir karakter oldu. Falin’in kendi doğrularını konuşamayacak durumda olması Enke’nin kendi doğrularını konuşmasına engel olmamalı. Pek tabii kendi doğrularını söyleyip bir tartışma ortamı yaratabilirdi. Hiç olmadı, evliliği devam ettirmemeye -belki de hiç evlenmemeye- karar verirlerdi. Ancak Enke’ye uyumluymuş gibi davrandığı onca yıla rağmen Falin kendi eksikliğini görmektense başkasının tamamlanmışlığını kötülemeyi tercih etti. Sürpriz bozan detaylar verebilirim bu noktadan sonra. Altıncı bölümün sonuna kadar hızlı bir hikâye anlatımı vardı. Biomortem’e geldiği ana kadar tırmandırma yapmak için böyle yapılmış. Karakterle bağ kurmamız ve kaçırdığı yaşamı daha iyi bir partnerle yeniden yaşama şansı elde etme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Karakter bence okurla arasına mesafe koyuyor ve kendinden yaşça küçük birine neden ve nasıl âşık olduğunu da anlayamıyoruz. Amakrin’in onu bekleyeceğine güvenmek de bilimin pankreas kanserine ve uzun yaşamaya dair sorunları çözmesine inanmak da o noktada güçtü. 50 yıl dondursalar da Falin tüm o gelişmeleri kaçırdığı için hâlâ adaptasyon sorunları yaşayabilir sonuçta. Kademeli olarak bazı sorunları ve teknolojileri göğüslüyor olmamız da belki yaşam süremizde pozitif bir etki bırakıyordur, kim bilir? Tabii yazar, hikâyenin beklediğim sonuna götürmediği için bunu nasıl vereceğini hiç öğrenemeyeceğim. Üstelik serinin ikinci kitabı Biomortem’in devamı olmayacakmış, birbirinden bağımsız olacağını söylemiş yazar. Bu habere pek sevindiğimi söyleyemem çünkü cevapsız sorularla bıraktı kitabın sonu beni. Duraksamama neden olan şeyler de vardı. Mater serisinin ilk kitabındaki sorunu burada da gördüm. Serinin devamında bu sorun hallolduğu için yazarın bunu hallettiğini düşünmüştüm ama bu kitapta da o yapaylık, akademik bir makaleden okuyormuşum hissi vardı. Kurgunun içinde sırıtan noktalar vardı. Oranın gerçekliğinden bizi iten bir sorun bu. Mesela Biomortem’deki sürece dair Mileva’nın anlattıkları aslında yazarın bize aktarmak istediği bilimsel bilgiler ve bunları verirken bazen kurulan hikâyenin nerede olduğunu ve karakterin durumunu yok saydığını düşünüyorum. “Eğer konuyla ilgili akademik bir araştırma yaparsanız…” diye başladığı bir cümle var mesela. Bunu bir sempozyumda, bir panelde, bir arkadaş sohbetinde veya herhangi bir yerde söylemeniz belki absürt hissettirmeyebilir ama ölümüne saatler kalmış yaşlı bir adama süreci anlatırken bunu söylemek hakikaten rahatsız ediyor, duraklatıyor. Aynı heyecanlı anlatış Glia’da da vardı. Onun diyaloglarında da benzer şeyler gördük. Konuşmanın doğallığını bozan, reklam diline benzer ifadeler geçiyordu. “O nedenle eğer hazırsan artık toprağın altına inebiliriz” gibi… On altıncı bölümün sonunda yazarın sesini duyar gibi oldum, pek hoşlanmadım, yapay geldi kulağıma. Araf ile ilgili bölüm beni başta epeyce rahatsız etti çünkü yazarın bunu nasıl yöneteceğini öngöremedim. Çok çiğleşebilirdi hikâye ki “tüm bunlar bir rüyaydı” şeklinde bağlamasından da endişe ettim. Ancak bir miktar zorlama bulsam da üzerine kurduğu metafora razı oldum diyebilirim. Hatta perdenin arkasında ne olduğunu merak etmemi de sağladı. Bir veya iki tane mantık hatası yakalasam ve zorlama olduğunu düşündüğüm yerler olsa da çok takılmadım. “Ruhun özündeki ezgi” detayını da oldukça beğendim. Araf’tan ayrılma şekli de hoşuma gitti. Rüyadaki düşme hissini anımsattı bana. Araf’ta Mileva’nın babasıyla karşılaşmalarını bekliyordum ama epeyce geçe kaldı. Öyle bir şaşkınlık yaşasam ve Mileva’dan şüphelensem ilk olarak babasını bulurdum orada. Ancak üzerine düşününce tutarlı buldum. Falin pasif bir karakter olduğu için cevabın peşine düşen değil cevabın ona gelmesini bekleyen kişi konumunda kalıyor yine. Genel olarak yazarın teslimiyetçi karakterler yarattığını da fark ettim. Bunu bilinçli yapıp yapmadığını merak ediyorum. Sonunda karakterin seçiminden memnun kaldım mı ondan da emin değilim. Çünkü hikâyenin devamını öğrenmemize engel oldu, bizi çok fazla soruyla bıraktı. Ancak hayat da böyle değil mi zaten? Tüm sorularımıza ne yazık ki cevap bulamıyoruz ve hayat öylece bir şeylerin ortasında bitiveriyor. Bir de karakterin gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladığı yerde teyit edebileceği bariz yollar varken en zor yolu seçmesi de bana gerçekçi görünmedi. Pekâlâ Glia’nın varlığını bulabilir, Mileva’dan babasına ve önceki yaşamlarına dair bilgileri alabilirdi. Karakterin pasifliği, beceriksizliği beni sinirlendirdi ki bu iyi bir şey çünkü bu, yazar karaktere bizi inandırabiliyor demektir. Zaten tutarlı karakterler yaratıyor genelde. Yazar dediğim gibi Mater serisinin ilk kitabındaki gibi biraz acemice kurmuş bunu ama serinin devamında belki daha iyi olur. Belki de editör marifetidir. Eğer öyleyse aynı editörle çalışmasını tavsiye ederim. Ancak vermek istediği düşünceyi ve bilgileri kurguya yerleştirme ve zamanlama konusunda hâlâ başarılı. Falin’in yaşamına dair bilgileri önden aldık, karakterle bütünleştik. Sonra Biomortem’e inandık. Şüphe etmedik. Güvenilir olmayan bir karakter olarak sunulan ve aslında mantığıyla hareket eden -ama anlatıcıya göre Falin’i küçük gören- Enke’nin ağzından bir şüphe verildi bize. Üstelik Falin’in, Enke’nin her zamanki hâlinden farklı olduğunu belirtmesi bunun olabileceğini düşündürdü. Sonra Enke’nin haklı olabileceğini düşündük ve Falin’e duyduğumuz saygı bir miktar azaldı çünkü hâlâ Enke’yi suçluyordu. Yazarın bizim biyolojik bir ortaklık ürünü olduğumuzu anlatmak için bu kitabı yazmış olmasına o kadar sevindim ki! Günahıyla sevabıyla kucaklıyorum bu kitabı bu nedenle. Yeni bir şey söylemiyor ama olanı çok güzel söylüyor. Günümüz toplumuna bakınca da inanılmaz anlamlı buldum. Bu arada biyoloji lisede bana böyle anlatılsaydı muhtemelen düşük notlar almaz, bugün çok daha başka biri olurdum. Hakikaten çok ilgimi çekti. Üstelik yazarın veriş biçimi de çok ilginç. Toplumsal olaylarla birlikte okuyunca çok daha ilginç bir hâle geliyor. İnsanın oluşumunda etkili olan bir şeyin, prokaryotların kendi başına değil de biri diğerinin içinde kaybolacak şekilde çoğalmasının yaşlı prokaryotlar tarafından “sapkınlık” olarak adlandırıldığı kısma bayıldım. Şu an birilerinin sapkınlık olarak algıladığı şeyler olduğunu düşününce bir zamanlar var olmamıza sebep olan bu olay karşısında ne hissedeceklerini merak ettim. Nihayetinde bu kitap, ölmeye ve canlılığa yeniden bakmamı sağladı. Sevdiklerimizden çabuk vazgeçtiğimizi düşünerek üzüldüm de. Ölümümüz ilan edildikten saatler, günler, aylar hatta bir yıl sonra bile vücudumuzda canlı bir şeylerin kalmış olması “canlı” olmaya dair yeni düşüncelerle buluşturdu beni. Ölümümüz ilan edildikten sonra vücudumuzdaki mikro canlılar bizi yeniden yaşama döndürmek için çabalamaya devam ediyor. Bununla ilgili öyle bilgiler veriliyor ki geçmişte gömdüğüm tüm sevdiklerime katbekat üzülüyorum. Ölüm anlık değil bir süreç ve bir aşamaya kadar dönüş mümkün olabilir. Belki de sevdiğimiz nicesi için bu mümkündü ama biz bunu bilmiyorduk. Kendime de üçüncü bir gözle bakıyorum sanki. Ben aslında bir konağım. Milyonlarca hatta trilyonlarca canlının eviyim. Böyle düşününce insan bencilliğini fark ediyor.
seyitcem
Kitapkurdu
Serkan beyin tüm kitaplarını okuyan bir okuyucu olarak kitabı başarılı buldum. Kitabı vefat eden babasına ithaf etmiş. Kitabın ölümü ve ölüm ötesini bilimle harmanlayarak anlamlandırma çabasıyla yazılmış olduğunu düşüyorum. Babamın kaybından sonra Dr. Melvin Morse'nin Işıkla Gelen Değişim Kitabını okumuştum. O kitap ölümün bir son olmadığını ve başka bir kapıya açılan bir pencere olduğunu bilimsel kanıtlarla gösteriyordu. Serkan Hocada aynı şekilde yaklaşmış ölüme. Mater serisi gibi sadece varlık aleminde geçen çok sürükleyici olan bir kitap olmasa da ölümün gizemi ve ölümü engellemek için yapılan bilimsel gelişmeler kitabı okutuyor. Kitapta beni en etkileyen kısım normal ölümün akışına müdahale edip ölümü ertelemenin insana huzur vermediği, aksine huzurun akışa uymakla ölümle olduğunu anlatan kısımdı. Ölüme bilim çare olur mu bilmem ama vakti geldiğinde gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çantanızı yanınızda götürerek mutlak varlıkla bütünleşmek en güzel şey.
Zahide Akkuş
Üstat
Yıllarını yaptığı yanlış bir evlilikle geçiren bir adamın hayatının fırsatını ele geçirdiği bir zamanda ölüm gerçeğiyle yüzleşmesi üzerine kurulmuş mükemmel bir kurguya sahip bir kitap. Romanın içinde bilim de var felsefe de var. Ölümü ve yaşamı bilimsel verilerle öğrenirken bir taraftan da düşünmeye yönlenecek, kurgunun ilgi çekiciliği, cümlelerin akıcılığı ile kitabın nasıl bittiğini anlamayacaksınız. Olayların ve diyalogların arasına bilgiler öyle güzel serpilmiş ki farkına varmadan pek çok bilgi öğreniyorsunuz. Arka kapakta yazanlar sanki yalnızca ölümden bahsediliyor gibi bir izlenim oluştursa da aslında ölüme ve yaşama farklı gözlerle bakmayı öğreniyorsunuz Kesinlikle okunması gereken bir kitap.
Ömer Faruk İnceler
Üstat
Biomortem’i okurken gerçekten büyülendim. Bilimkurgu ve gerilimi bu kadar ustaca harmanlayan bir kurgu uzun zamandır karşıma çıkmamıştı. Hikâyenin içine öyle bir girdim ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bilimsel detaylar hem gerçekçi hem de merak uyandırıcıydı; hiçbir şey yüzeysel geçilmemiş. Özellikle karakterlerin yaşadığı iç çatışmalar ve kitabın felsefi alt metni beni derinden etkiledi. Ölüm kavramını sorgulama biçimi uzun süre aklımdan çıkmadı. Yazar, insanın içsel yolculuğunu ve hayatta kalma arzusunu öyle güzel bir şekilde işliyor ki, okurken bazen kendimi o karakterlerin yerine koydum. Kitabı bitirdiğimde “Vay be” dedim; hem düşündüm, hem heyecanlandım, hem de çok keyif aldım. Biomortem, kitaplığımda özel bir yere sahip artık. Bilimkurgudan hoşlanan, derinlikli ve düşündürücü eserler arayan herkese gönülden tavsiye ederim.
fadik
Kaşif
Bu tarzı seviyorsanız çok güzel bir kitap. Yani farklı bir kurgu var ve bu kurguya çok iyi yedirilmis (bazen araştırmacı bir kişinin sözleri, bazen bir seminer parçası, bazen bir kitap alıntısı, vb imiş gibi) bilimsel gerçekler ve araştırmalar var. Oturup ölüm ve sonrası üzerine düşünür herkes belki ama herkes ölüm, beden dondurma, ölüm sonrası fizyolojisini bu netlik ve yalınlıkta bulamaz kimse zahmet edip son makalelere, çalışmalara bakıp bir yorum katmaz. En azından ben yapmam ama Serkan beyin kitaplarını okur, kaynaklarına bakarım. Araştırırım. Temel manada fen bilmeyenler sıkılabilir. Ama kurgunun güzelliği ve seri kitap olması sebebiyle merakın devam etmesi sıkıcılığı siler.
Merve Zeren
Bilge
Merhaba, Nörobilim kitabı okumak isteyenlerin baş ucu olması gereken bir kitap. Yazarın hemen hemen tüm kitaplarını okumuştum. Bu kitabında da kalemini bozmamış. Ölümden sonrasını hiç bu şekilde düşünmemiştim. Şimdi ölümü her duyduğuma aklıma öğrendiğim biyolojik bilgiler gelecek. Biyolojiyi seven ve ilgi duyanların bir solukta bitireceği bir kitap. Yazarla tanışmak için okumak istiyorsunuz kesinlikle tereddüt etmeyiniz çünkü bilimsel bilgileri kurgu içerisinde o kadar güzel aktarmış ki hikayeden kopmadan bir çok bilimsel bilgi öğrenmiş oluyorsunuz. Bu da yazarın bilimkurguyu mükemmel kurduğunu gösteriyor. Bu kitabı okuduğunuz aklına bir çok soru penceresi açılıyor nedenler, nasıllar, ne olacaklar. Bu kitabı okuduktan sonra insan davranışlarını bilimsel temeller üzerinde düşüneceksiniz. Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Kitaplarla kalın, zira kitaplar size yeni ufuklar açar, sevgilerle...
konar_göçer
Bilge
Serkan Bey'in okuduğum ilk kitabı. İki günde bitirdim. insanlığın yüzyıllardır peşini bırakmayan ölümden kaçış romanı elimizdeki. O çaresiz kaçışa sayfa sayfa eşlik ettim. Kurgu, kişiler arası bağlantılar, üslup oldukça etkileyici ve taşları yerine oturtarak ilerliyor. Verdiği bilimsel bilgiler önceden sağdan soldan duyduklarımızın derli toplu, biraz ayrıntılı ve mantıksal hali. Bunun dışında okurken tefekkür boyutunda bir çok konu yakaladım. Ölümün bir dönüşüm olduğu, bir bitiş değil daha iyiye yöneliş olduğunu ince ince sezinledim koşturup duran karakterler arasında. Ölümden kaçış yok ama bana kalırsa yazmak, hüzünlü bir tebessümle el sallamaktır ölüme. Bu açıdan bakıldığında Serkan Bey güzel yazmış diyebilirim.
laedri88
Üstat
Biomortem hepimiz için muğlak olan ölüm kavramının ne olduğunu ve ne olmadığını bize bilimsel, ama aynı zamanda şaşırtıcı bir şekilde akıcı bir dille anlatmış. Ölümü bildiğimiz anlamda spiritüel veya soyut bir ölümden ziyade, tamamen biyolojik ve hücresel boyuttaki bir ölüm süreci olarak anlatmış. Mesela biz öldüğümüzde aslında bir çok hücremizin yaşamaya devam ediyor oluşu şaşırtıcı bir bilgiydi. Yani bedenen ölmüş olsak da hücresel olarak yaşamaya devam ediyorduk aslında. Aslında bilmediğimiz bir son olarak görüyoruz ölümü. Ölümden sonraki yaşama inansak bile neyle karşılaşacağımızı bilmemenin verdiği tedirginlik, ölümden korkmamıza neden oluyor. Ölümün bir "son" değil, biyolojik bir "süreç" veya bir "dönüşüm" olarak ele alınması oldukça ufuk açıcı. "Biz ölsek bile organ ve dokularımız yaşamaya devam edecektir... İnsanlar üzerini toprakla örtüp hüzün içinde mezarını terk ettiğinde hücrelerinin hâlâ canlı olması gerçekten ironiktir."
Nilayışığı
Kitapkurdu
Yazar ülkedeki bilimkurgu eksiğini tek başına tamamlamaya çalışıyor. Bilimkurgu seviyorsanız okunur. Kurgu kısmı bilimden bir tık geride kalıyor mu kalıyor ama bu da daha gerçekçi bir kitap veriyor size. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Dr. Mileva ve kliniğinde neler oluyor bir 50 yıl sonra değişen bir şeyler olacak mı? Bilimkurgu okuru bunları bilmek istiyor. Umarım ikinci kitap tez zaman da çıkar. Diğer eserlerini de okumanızı tavsiye ederim. Sıradanlığın içinde sıradışılığı arayanlar Serkan Karaismailoğlu'nun eserleriyle tanışmalı.
Şaziye Ates
Kitapkurdu
Yazarın ilk okuduğum ve uzun süre etkisinde kaldığım kitabı.
ozsa
Üstat
Bir biliminsanına ait makaleyi okuyormuş hisse veren kurgu bir roman. Ölüm, ölüm sonrası yaşanacaklar, toprağa gömülmemin nedeni vb bilgi ve veriler öyle güzel kurgulanıp roman haline getirilmiş ki roman insanı adeta içine çekiyor. Bilmediğim, yeni bir çok şeyi Glia’nın ağzından merakla okuyarak öğrendim. Ayrıca evlilik, evlilikteki kopuşlar bile bambaşka bir bakış açısı ile verilmiş. Sonuna kadar merakla okuyacağınız ve kesinlikle sizi pişman etmeyecek harika bir eser.
bezgib
Kitapkurdu
Serkan Karismailoğlu’ nun kitaplarını çok sevsem de bu romanını sevemedim.
emine660618
Kaşif
çok ama çok güzeldi ilerleyen zamanlarda tekrar okumak istiyorum
hunat87
Bilge
Yine çok güzel bir eser!
Mahir Karasu
Kaşif
Kitap akıp gitti. Hani bazı kitaplarda sayfa çevirirken yorulursun ya, bunda öyle olmadı. Resmen gaza basmışım da haberim yokmuş gibi bitti. Bilim kurgu ama öyle uzaylılı, lazerli bir şey beklemeyin. Ütopya var, evet. Ama işin içinde aile var, psikoloji var, sosyoloji var, tıp var… Yani hem kalbe hem beyne hitap ediyor. Kapağı kapatınca “iyi de şimdi neye inanıyorum ben?” diye kalıyorsunuz. Bir de şu valiz meselesi… Valizi olmayanların arafta kalması fikri. Orada durup düşündüm. Belki de valiz dediğimiz şey, insanın tamamlanmışlığıdır. Belki de “hazır mısın?” sorusunun sembolü. Ya da belki yazar bize ince ince şunu söylüyor: Eksik kalma. Kısacası sıradan bir hikâye değil. Okurken biraz geriliyorsunuz, biraz düşünüyorsunuz, biraz da kendinize yakalanıyorsunuz. Ben sevdim. Hem de beklediğimden fazla. Okuyacaklara şimdiden bol sorgulu günler diliyorum.
gülizşhn
Kitapkurdu
Yine ufkumuzun açıldığı bir kitap olmuş kalemine sağlık yazarın.
Çocukalbi
Kaşif
Kitaba başladığımda sıradan bir hikâye okuduğumu düşünmüştüm ama okudukça gerçekten ilginç olduğunu anladım. Özellikle ölüm ötesi senaryo bilimsel gerçeklerle iç içe çok iyi anlatılmış.
sevim Dilsiz
Kaşif
Önceki kitaplarında oldugu gibi bilimsel bilgileri bu kitapla da olayların içinde vermis yazarımız. Kurgu güzel akıcı, sadece detay bilgi sevmeyenleri biraz sıkabilir. Ama her sayfada ‘ne olacak?’ düsüncesi kitabın akıp gitmesini sağlıyor. Sonunda hikayenin bir yarım kalmışlık hissi var ,umarım devamı gelip ‘ e buna ne oldu?’ soruları cevaplanır.Keyifli okumalar
neslihan Keskin
Kaşif
Çok güzel bir kitap kurgusu müthiş