Ulviye Alpay, uzun bir deniz serüveni anlatıyor ‘Çalkantı’da. Roman, hem yüzeyde hem de derinde yapılan bir yolculuğu dile getiriyor. Alpay, okuru, Kaptan Ege Giritli’nin iç dünyasına taşırken bir yandan da Ege Giritli’nin içsel yüzleşmesini gerçekleştiriyor. “Denizi ve deniz adamlarını anlamak ve anlatmak için onların dünyasını solumak şart” diyor yazar. “Başka türlü de anlatılamazlar. Deniz ve deniz adamlarının arasındaki duygusal bağ olmasa deniz çekilmez olurdu herhalde. İyi ki de bu duygusal bağ var, yoksa denizcilik sektörünün hali nice olurdu. Şu yadsınamaz, çok uzakta mavi suların ortasında bir yaşam var. Acısıyla tatlısıyla güzel ya da zor bir yaşam...” Çalkantı, Ege Giritli’nin konuşmaları ile başlar. Ancak kaptanı dinleyen yalnızca okurdur. Yılların yorgunluğunu ruhunda taşıyan Giritli, bu seyahatte farklı bir önsezinin içine girmiştir... Bir şeylerin kötü gideceğinin önsezisi... Yine de içini karartmaktan kaçınır. Ancak bu, onun, kendi kendisiyle yüzleşmesini engelleyecektir. “Yalnızlık insanı düş kurmaya iterken önsezileri de güçlendirir, der yazar. Ege Giritli, elli beş metrelik kamaranın içinde elinde viski bardağı, dudağının yanına iliştirdiği sigarasıyla ileri geri gezinmektedir. Yaşama ilişkin tasarılarında kaygılar vardır. Hepimizin yaşamın bir yerinde durup sorduğumuz soruları yöneltir kendine: “Acaba yaşamımdaki ana izlek ne olmalıydı? Bu yaşam biçiminden ne kadar mutluyum? İstediğim bu muydu, yoksa koşullar mı bu tür bir yaşamı önüme serdi?” Seyahat boyunca tekrarlanan tüm bu sorulara Ege Giritli’nin verecek cevabı yoktur. İşte bu yüzden kızgındır, kırgındır ve tüm emeklerine rağmen denizi terk etmekte bulmaktadır çareyi.