Malina çok zor bir kitap, ben de kendisini çok zor bir zamanda okudum. Savaştan ötürü odaklanmakta güçlük çekerek, kendime zamanlar çalmaya çalışarak. Bir yandan da içine savaşın bu kadar sindiği bir kitabı okumak için daha doğru bir zaman da olamazdı belki, kim bilir. “Mutlak aşkın romanı” mı bu kitap hakikaten? Bir cinayet romanı mı? Ya da hatta bir toplu katliamın romanı mı? Nasıl tarif etmeli Malina’yı bilmiyorum, sanırım arka kapaktaki “yaşadığımız çağa ilişkin ağrılı bir öngörü” olabilecek en doğru tanım gibi. Aslına bakarsanız Malina kim, onu da hala bilmiyorum. Bunca belirsizliğe rağmen olağanüstü bir haz duyarak okudum bu kitabı ama, onu biliyorum. Çok tekinsiz, çok depresif ve fakat müthiş şekilde iyi yazılmış bir kitap bu. Kadın anlatıcımızın gerçeklikle ilişkisi koptukça biz de patriarka – faşizm ekseninde çok acayip bağıntılara varıyoruz. Bu ikisinin ne kadar beraber çalıştıklarını, nasıl günlük gerçekliğimizin doğal parçaları haline geldiklerini, durmadan işleyen ve biz kadınları biçimlendirmeye çalışan mekânizmalar olduklarını çok sarsıcı şekilde anlatıyor Bachmann. İyi ki yazılmış bu kitap. Hayatımın çeşitli dönemlerinde kendisine geri döneceğimi ve her dönüşümde kendisinden başka şeyler işiteceğimi biliyorum. “Dil, ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içerisinde yitip gitmek zorundadır.”