Tepetaklak durmuşken tavanı ve zemini doğru tarif edemezsiniz. Bir şeyi tanı(mla)mada, o şeye nereden ve nasıl baktığınız, o şeyin öz nitelikleri kadar önem taşır.
Ve nihayet, bu bakışı bile esirgeyip bir peşin hükme varacak olursanız yorumlarınızın hiçbir tutarlı tarafı kalmaz.
‘Kadın’, ‘İslam’ ve ‘sinema’ gibi çok geniş ve çok iddialı kavramları bir araya getirirken de önce duruşu, bakışı, algılayışı sağlamlaştırmak gerekiyor. Gönül Dönmez Colin, Agora Yayınları’ndan çıkan kitabı “Kadın, İslam ve Sinema”da, her bir kavrama bakmak için farklı yerler tespit etmiş kendine ve oralardan hükümlerini bildirmiş. Sonuç şu: İslam; peşinen ve hiçbir söz hakkı olmaksızın suçlu, sinema; kadınların başkaldırısı için en münasip ama pek de verimli kullanılmayan yol. Yazarın ‘kadın’ kavramına yüklediği anlamları da bu yazıya dahil edebilmeyi çok isterdik ama beş bölümden oluşan 122 sayfalık kitapta bu konu hakkında yapılan yorumlar, yalnızca ‘değilleme’ üzerine kurulu. Yani yazarımız ve görüştüğü isimler, yönetmen Ali Özgentürk, Kazak eleştirmen Dilyara Tasbulotova’ya göre kadın, pek çok filmde gösterildiğinin aksine, iyi ve fedakâr bir eş olmamalıdır, çocukları için zorluklara katlanan bir anne olmamalıdır, babasının/ağabeylerinin sözünü dinlemek zorunda kalan olmamalıdır, açık saçık gösterilerek cinselliği sömürülen olmamalıdır, erkek kılığına girip ya da erkeksi tavırlarla gösterilip kadın doğasına aykırı olmaya zorlanmamalıdır. Çok güzel; peki ‘kadın’ ne olmalıdır? Cevap, sükût…
Odakta İran sineması var
Yazar, kitabının odak noktasının, Ortadoğu’dan Türkiye ve İran, Orta Asya’dan Kazakistan ve Özbekistan, Asya’dan da Pakistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya olduğunu söylüyor. Bu ülkelerin nasıl ve hangi fikirle bir araya getirildiğini anlamak zor ama yazar, amacını ‘bu çeşitlilik içinde muhtemel bir ortak nokta bulmak’ diye açıklamış. Doğrusu son sayfayı okuduğunuzda bu ortak noktanın bulunup bulunmadığını, bulunduysa neresi olduğunu anlamanız güç. “Kadının Temsil Edilişi”, “Kadınlara Karşı Şiddet ve Tecavüzün Politikası”, “Bir Tür Olarak İslamcı Sinema”, “Kadınların Filmleri, Kadınlar Hakkındaki Filmler” ve “Yeni İran Sinemasının Kadın Kahramanları” başlıklarını taşıyan kitap, daha çok ‘İran sinemasında kadın’ üzerine yapılmış bir çalışmanın genişletilmiş hali gibi görünüyor. Başlıklar da bu kanıyı destekliyor; “İslam, Kadın ve Sinema” adlı bir kitapta ‘Kadınlar Hakkındaki Filmler’ başlığının bulunmasında bir gariplik yok mu sahiden de? “Bir Tür Olarak İslamcı Sinema” başlığı ise Ali Özgentürk’ün, Yeşilçam’ın ilk dönemlerine dair açıklamalarıyla çelişiyor başlı başına. Ne diyor Özgentürk: “Sunulan yaşantılar dinî motiflerle bezeliydi.(…) Yeşilçam geleneğinde, aynı İslam dininde olduğu gibi, kadının yeri yoktur. Kadın, hata yapan biridir ve hata yaptığında vücuduna zarar vererek cezalandırılması gerekir.” Yücel Çakmaklı, Mesut Uçakan ve İsmail Güneş, kitaptaki bir bölüme de adını veren dinî temelli sinema için boşuna uğraştılar demek; zaten Yeşilçam, dinin emrindeydi! Türkiye hakkında bilmediğimiz bir tespit de yazarımızdan geliyor: “… namus cinayetleri ve baskıdan kurtulmak için kadınların kendini yakması olaylarının sıradan olduğu Türkiye …” (s. 82) Tabii ki bu ilginç tespitlerden İslam da nasibini alıyor: “Kur’an’daki 114. sûre (altını çizelim ki hepsi de erkeklere hitaben yazılmıştır)…” Kazak eleştirmen Dilyara Tasbulotova’nın da diyecekleri var: “Resmen ateist olsa dahi, bir Müslüman hayli tutucu bir insandır. Rockçı olabilir, akademisyen olabilir, isterse üç Avrupa lisanı konuşabilir, ama bu özünde pek fazla şeyi değiştirmez.(…) Bir Müslüman, kadınlara karşı her zaman kayıtsız olmuştur.” (s. 17)
Baktığın değil, bakışın önemli
Şimdi, bu güzelim (!) yargılar ve yorumlar eşliğinde, böyle bir çalışmadan ne alabileceğimize, ne öğrenebileceğimize bakalım. Bir kere ‘aşırı yorum’un, çoğu kez asıl noktadan uzaklaşmamıza yol açacağını görebiliriz. İranlı yönetmen Cafer Penahi, “Daire” filminde ısrarla ‘toplumun bütün katmanlarını hesaba kattığını’ söylese de kendisiyle görüşen yazar, filmin, kadın sorunları üzerine odaklandığını yönetmene de kabul ettirmeye çalışıyor. Yazarın da övgüyle söz ettiği Metin Erksan’ın, “Kuyu” filmiyle ilgili söyledikleri ise kitabın teziyle çelişiyor: “Erksan, filmin ilhamını Kuran’da erkeğin kadına zorla sahip olmasının meşru olmadığının söylendiği Nisa Sûresi’nden aldığını söylemiştir. Erkek karısına şefkatle davranmalıdır; çünkü eğer nefret ederse, Allah’ın iyilikle kutsadığı bir şeyden nefret etmiş olur.” (s. 45) Hakeza Lütfi Akad da bir röportajında, işçi hakları ve sendikalaşmayla ilgili bir filminde, Hz. Muhammed’in bir hadisinden yola çıktığını söylemişti. Bu da yine yazının başına götürüyor bizi; baktığın değil, bakışın önemli.
Neyse ki koca kitabı, yazarıyla hiçbir ortak düşüncemiz olmadan bitirmiyoruz. Her ne kadar diğer filmler kadar üzerinde durulmasa da İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Behram Beyzayi’nin “Küçük Gariban Başu” filmi, yazara göre en iyi İran filmlerinden. İletişim kavramına bakışı ve sadeliğiyle dünya sinema tarihinin en iyileri arasına girmeyi hak eden filmde, İran-Irak Savaşı sırasında yanlışlıkla sınırı geçip kocası savaşta olan bir kadın olan Ney’in bahçesine saklanan erkek çocuk Başu’yla Ney’in hikâyesi anlatılır. Ney, kocası savaştayken çocuklarına bakar, bahçeyle ilgilenir ve mahsulü pazarda satıp evi geçindirir. Bahçesinde saklanan ve dillerini bilmeyen Başu’yu, çevrenin baskısına aldırmadan evine kabul eden Ney, onunla ortak bir dil geliştirip birlikte yaşamayı mümkün kılar. Burada filmin kadın karakteri ne cinsel bir objedir, ne erkeksidir, ne ezilendir, ne vamptır. Aslında böyle güzel bir örnek, bir satırdan fazlasını hak ediyor. Neyse, belki de yazarın beklediği filmleri, yönetmen kızı Phyllis Katrapani çeker bir gün…
Elif Tunca
kitapzamanı