Sanayi devriminin en karmaşık yapıya sahip aletlerinden biri de saatti. Üretim, teknoloji ve iş bölümündeki artış ve çeşitlenme, zamanın çok daha hassas saatlerle, daha küçük parçalar olarak tasarlanmasına yol açtı. Tüm bu süreci genellikle saldırgan bir açıdan değerlendiririz: Biz, bizden bağımsız olarak akan zamanı, artık daha iyi ve ince bir şekilde hesaplayarak, ona kesin bir şekilde hüküm süremesek de, yönlendirebilmekte, denetleyebilmekteyizdir.
Halbuki yaşanan tam tersidir: Bütün ağırlığı ve şiddetiyle üzerimize çöker. Bize dayatılan zamanı yaşarız bir bakıma, kendi zamanımızı yaşayamayız, kendi hayatımızı yaşayamadığımız gibi. Pierre Charras'ın On Dokuz Saniye adlı kitabının gizli kahramanın zaman olduğunu söylesek, yanılmış olmayız. Fakat genel bir zaman kavramından değil, belirli bir zaman, belirli bir on dokuz saniyeden söz ediyoruz. Romanın büyük bir kısmını oluşturan on dokuz saniyelik dilim, çeşitli karakterlerin içsel konuşmalarıyla yaşadıkları kendi zamanları olduğu gibi, onlar farkında olmadan, trajik bir sona doğru ilerleyen bir geri sayımdır da. Yılbaşlarında ve uzaya yapılan roket fırlatmalarında görülecek türden, modern bir geri sayım! Fakat bu sefer büyük bir felakete doğru ilerleyen, sessiz, romana dışardan dahil olan bir geri sayım söz konusudur. Charras her saniyeyi bir bölüm olarak tasarlamış. Tek bir saniye içine sığan gerginlikler, hayaller, çelişkiler, hesaplaşmalar ve en önemlisi bir türlü çözüm yolunun bulunamayışı... Her bir saniye genleşerek kendi içlerine birer yaşantı sığdırmıştır sanki. Geri sayım içinse her şey bir kronometre soğukluğuyla ilerlemektedir: 19, 18, 17...
Ustaca hazırlanmış kurgu, aynı süreye sıkışmış farklı zamanların çakışmasını, yarattığı gerilimi vermeyi başarıyor. Daha doğrusu, zamanın ölçülerle yaşanışıyla, ölçülere sığdırılamayan varoluşu arasındaki gerilim ve bu çatışmada geri sayımın bir bakıma galip çıkışı, gündelik hayatın rastlantı karşısındaki çaresizliği...