Metin ciddi, kendime geliyorum. Michael K doğuyor. Bundan sonra K diyeceğim. Tavşandudağı var, damağı sağlam. Anneye bu durumun uğur getireceği söyleniyor, belki de bebeği kaldırıp atmasından korkuluyor ama anne çocuğunu seviyor, atmıyor haliyle. Grotesk bir görüntü; burun ve dudak anormal, direkt zeka geriliği olduğunu düşünüyor insanlar. K'nın zekası geri değil, üstün de değil, K normal bir çocuk. Düz adam diyemiyorum, sadece düz yaşıyor, bildiğinden ötesine geçmiyor. Neyse, annesi milletin evini temizlerken o sarındığı battaniyenin içinde uslu durmayı öğreniyor. Sakinliği de o sıralarda öğreniyor herhalde, herhangi bir şeye isyan ettiğini görmeyeceğiz, sızlandığını görmeyeceğiz, kendisine doğrultulan namluların önünde bile yaşamından fazlasını istemezken yalvardığını görmeyeceğiz. On beş yaşına kadar Huis Norenius'ta çeşitli ev işlerini öğreniyor, işlek bir zekası olmadığı için okula gitmiyor. Cape Town belediyesine bağlı parklarda ve bahçelerde bahçıvan olarak çalışıyor, bir süre marketlerde gece bekçiliği yapıyor ama bir gece dövülüp soyulunca bahçıvanlığa geri dönüyor. Cape Town tehlikeli bir şehir, savaşın arifesinde insanlar adi suçlara yöneliyor. Devlet de pek bir işe yaramıyor açıkçası, kolluk kuvvetleri yozlaşmış, kurumlar rezalet, otuz birinci yaşına gelen K'ya tekerlekli sandalye verilmiyor, oysa annesi yatalak hale geldiği zaman en çok ihtiyaç duyduğu şey bir tanecik tekerlekli sandalye. Capharnaüm akla getirilirse ülkenin içinde yer aldığı ahval ve şerait daha iyi anlaşılabilir; el arabasıyla çekilen bir anne, içten içe kaynayan bir coğrafya. Anlatının başlarında fırtına öncesi sessizlik anları. K'nın ve annesinin yaşamlarını ayrıntılarıyla görüyoruz, anne yatalak olmadan önce Sea Point'te yaşlı bir çiftin bakımıyla uğraşıyor, oğluyla birlikte küçük bir odada yaşıyor. Sağlık durumu kötüleştikçe oğlunun aklındaki en önemli sorunun cevabı beliriyor; K'nın dünyaya geliş sebebi annesine bakmak. Çalışamaz hale gelen kadın, odayı kaybedeceğini anlıyor, oğlu da işten şutlanınca gelecek için umut vermeyen kenti terk edip çocukluğunun engin kırlarına dönmek istiyor.
Hazırlıklar; tren biletleri, kentten çıkmak için gereken belgeler. K koşturuyor ve belgeleri toparlamaya çalışıyor. Çıkış kağıtları bir türlü gelmiyor, bu sırada işler iyice kötüye gidiyor ve savaş çıkıyor nihayet, evler basılıyor, eşyalar sokaklara atılıyor, kentin sokaklarında silahlar konuşuyor, anneyle oğlu susup gizleniyorlar. "Açlar denizi" beliriyor, insanlar işlerinden oldukça sosyal patlamalar artıyor ve bütün kente, hatta ülkeye yayılıyor. Yiyecek dilenmek, insanları soymak günlük işler haline geliyor. Bu kargaşada annenin durumu giderek kötüleşiyor, hastaneye gidiyorlar. Anne giderek güçten düşüyor ve en sonunda ölüyor. Hastanedeki çaresizlik anları görev bilincine karışmış durumda, K pek fazla üzülmüyor, bir tek annesi yakılırken saçlarının etrafında beliren aylayı unutamıyor. Birkaç kez karşımıza çıkacak bu, K gittiği yerlerde hikâyesini anlatırken annesi yakılırken gördüğü ayladan bahsedecek ama önce annesinin küllerini kırlara götürmesi lazım. Bir türlü gelmeyen çıkış kağıtları yine problem oluyor, askerler bırakmıyor K'yı. Kül torbası, anneden kalan para, elindekiler bu kadar. Tellerden geçmeye çalışan, kentten kaçmak için kolluk kuvvetlerini atlatan herhangi birine dönüşüyor, annesinin küllerini götürmesi gerektiğini anlattığı insanlar onu umursamıyorlar pek. Elmas katılığında bir dünyayla yüzleşmek zorunda K, herkes bir parça yiyecek bulmaya çalışıyor, askerler kendilerine verilen emri yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor, katılıkla belirlenmiş bir dünyada K'nın isteklerinin pek bir önemi yok, tavşandudağı görülür görülmez pek umursanmıyor zaten. Şiddet olaylarına maruz kaldıkça kırların güzelliği aklına geliyor, ölene kadar kırlarda yaşama fikri cazip gelmeye başlıyor. Bir de "elleriyle gözlerini duldalıyor". Bu sözcüğü, valla ne yalan söyleyeyim, ilk kez duydum. Şu güneşli havalarda yaptığımız hareket, uzaklarda bir yere dikkatle bakarken elimizi gözlerimize siper ederiz ya, o iş. Neyse, çiftlik evleri, kamplar, asker kaçakları, korkunç insanlar, birkaç iyi insan derken K'nın sondan bir önceki durağına ulaşıyoruz, çözümlenme kısmına. O noktaya kadar K'nın düşündüklerine, işaret ettiğim noktalara gideyim.
Bazen oturup bekliyor ama ne beklediğini bilmiyor, gözlerini kaparsa her şeyin geçip gideceğine dair bir umudu var ama umduğu gerçekleşmiyor. "Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu. Yaşamöyküsü hiçbir zaman ilginç olmamıştı. Çoğu zaman ona ne yapacağını söyleyen biri çıkardı. Ama artık kimse yoktu ve en doğrusu beklemekti galiba." (s. 64) Rastgele yaşayan bir adam dönüyor kısaca, herhangi bir seçimi, tercihi yok. Bulduğunu yiyor, keşfettiği en rahat yerde yatıyor, bu kadar. Bir süre sonra yememeye de başlıyor ama ikinci bölümde bu. Neyse, Bahçıvanlığın kanında olduğunu söylüyor, doğayı seviyor ve en huzurlu olduğu zamanın bir başına toprakla uğraştığı zaman olduğunu unutmuyor. Murtaza oluyor bir nevi, hikâyesine bahçıvanlığı mutlaka sıkıştırıyor. Kurbağaların sırtüstü can verişlerini duygulanmadan izliyor, her şeyin akışta olduğunun farkında, kendisi de her şeyin bir parçası olduğu için kurbağalardan bir farkı yok, duygulandığını hemen hemen hiç görmüyoruz. Mutluluğun ne olduğunu düşündüğü oluyor ama kavramsal olarak boşluklarla karşılaşıyor hep, şemanın içi boş, bilişsel olarak duyguların karşılığı yüklü değil. Çocukluğuna döndüğünü düşünüyor bazen, "korkulu bir düş" olarak görüyor kamp zamanlarını. Eh, o kadar da duygusuz değilmiş ama işin düşlüğü dikkate değer. Gerçeği kendi istediği yaşam olarak bulmak istiyor, aslında ne yapacağını söyledikleri zaman rahatladığını düşünebiliriz, kendisinin düşünceleri de bu yönde ama delicesine çalıştırılması, açlık çekmesi derken isteklerinin yavaş yavaş biçimlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Sadece rahat bırakılmak istiyor bir süre sonra, insanlar kendisini incelemesinler, hikâyesini anlattırmasınlar, girdiği kafeslerden söz açtırmasınlar istiyor. Duygusuz bir dünyada duygusuz bir adam, aslında tam olarak istediği şey ama dünyanın duygusuz olduğu da tam olarak doğru değil; hazcı bir şiddetin kucağını atılan toplumun karşısında silahlar var, her an ateşlenmeye hazır. Duygu kırıntılarını ara sıra görebiliyoruz, hemşirenin biri ölü çocukları ve ölmek üzere olanları gördüğü zaman ağlıyor. Bu kadar. Kamplardan birinde Robert diye bir adamla arkadaş oluyor K, Robert'a göre yardım etmelerinin sebebi K'yı zararsız bulmaları ama pek de doğru değil bu. Bakım ve çalışma kamplarının farklı amaçları var; insanların dağa çıkmasını engellemeye çalışıyor devlet, bir de çalıştırıyor işte. Kent ve kamp birbirini sömürüp duruyor, içeriyle dışarının bir farkı kalmıyor. Aslında herkes dünyayı nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor. Askerlere göre düşman olarak görülen herkesin kafasına sıkılmalı, doktorlara göre herkes yaşatılmalı falan, K'ya göre de bahçıvanlık yapılmalı, zira bahçıvanlık güzel iştir. Toprakla uğraşmaktan başka bir olayı yoktur, bu da her şey demektir. Sessiz, sakin bir yaşam, toprakla uğraşarak geçen. "Öyle bir yaşam sürmeliydi ki, yaşadığına ilişkin hiçbir iz bulunmasın." (s. 91)
İkinci bölüm, yine bir kamp ama hastaneden hallice. Doktorlardan birinin anlatıcılığına geçiyoruz. Adam K gibi birini hayatında ilk kez gördüğü için afallıyor, K'nın yemek yememesine ve bir türlü iyileşememesine takıyor. Sıska bir kuş gibi K, oradan oraya uçuruluyor ama hiçbir iş yapmıyor. Bu garip adamı tahlil etmeye çalışıyor doktor, böyle biri nasıl yaşayabilir? Herhangi bir arzusu olmayan, temel ihtiyaçlarını karşılamak bile istemeyen bu adam onun için tam bir muamma, yaşamın rutinine sokulamayan biri. İyileşemediği için çalışamıyor, yemek yemediği için iyileşemiyor, zamanda donup kalmış biri. Doktor için bir yenilgi; tedavi edemediği ve hiç anlamadığı bu adam sinirlerini bozuyor. Bu bölüm K'nın psikolojisinin enine boyuna incelendiği bölüm, tıbbi açıdan. Doktorla arasındaki düşünce farklılıklarını sisteme dahil olmak istemeyen ve insanları sisteme zorla sokmak isteyen iki kişinin farklılığı olarak görüyoruz.
Final. Uzuyor K, biraz tohum ve biraz toprağa kavuşuyor. Tek istediği şey bunlardı, mutluluğun ne olduğu üzerinde biraz daha düşünse muhtemelen bir sonuca varır artık.
Nobel ödüllü Coetzee'nin okuduğum ilk metniydi, bence süper metin. Okunursa on numara iş olur.
“Annem benim için bir kadındı, ama kendi için hâlâ elini tutması, yardım etmesi için annesine seslenen bir çocuktu. Annemin annesi de görmediğimiz o bilinmez alemde bir çocuktu. Ben sonsuz bir çocuk soyundan gelmekteydim.”
Geçtiğimiz sene İsa üçlemesini okuduğumdan beri bir Coetzee kitabı okumamıştım. Coetzee’yi çok seviyorum ama zor, tuhaf metinler yazdığı şüphesiz, dolayısıyla araya biraz boşluk koyarak okumayı tercih ediyorum sanırım farkında olmadan. Ama özleşmiştik şüphesiz zira Utanç ve Barbarları Beklerken gibi iki devasa eser yazmış bu tekinsiz adamı sahiden seviyorum.
Michael K., yazarın okuduğum kitapları arasında en dokunaklı olanlarından biriydi. Doğuştan deforme olmuş bir dudak ve yarık bir burunla dünyaya gelen Michael K., bu dünyadan olmayan, bizim genelde “kıt akıllı” diye kategorize ettiğimiz o insanlardan biri. 30 yaşına dek iyi kötü yaşıyor ancak Güney Afrika’nın kendini bir iç savaşın içinde bulmasıyla beraber onun da dünyası altüst oluyor. Tıpkı Kafka’nın Josef K’sı gibi nedenini bilmediği bir anlamsızlığın içinde sürükleniyor, toplama kamplarına götürülüyor, suçlanıyor, cezalandırılıyor. Ve ısrarla şunu söylüyor: “ben savaşta değilim.”
Ah, canım Michael K. Koca bir toplum aklını kaçırmışçasına silahlara sarılmışken “ben savaşta değilim” diyebilmek kıt akıllılık mıdır sahiden, yoksa bizim anlayamayacağımız bambaşka bir idrak seviyesi midir? Herkes birbirini öldürmeye çalışırken Michael K.’nın yaptığı gibi dağlara çıkıp inatla sebze yetiştirmeye, toprağı yaşatmaya çalışmak delilik değil de müthiş bir direniş biçimi olabilir mi?
Coetzee’nin her eserinde ilk bakışta görünenin ardındakini bulup çıkarabilmesine ve bence topumuza aptal muamelesi yapabilmesine büyük hayranlık duyuyorum. Kurumlarımızın, savaşlarımızın, aidiyetlerimizin, tanımlamalarımızın hepsinin ne kadar boş ezberlerden ibaret olduğunu ortaya koyan bir karakter ve roman Michael K - nitekim kendisini anlamaya en çok yaklaşan kişi olan ikinci bölümdeki anlatıcımız eczacının bakış açısında yarattığı değişiklik de bunun ispatı bence.
Kitabın da sonu olan, Michael K’nın ağzından duyduğumuz son cümleyle bitireyim: “İnsan böyle de yaşayabilir.”
Anlatılanlar o kadar etkileyici ki, yazar dili/üslubu süslemeye ihtiyaç duymamış, yalın bir dille yazılmış. Toplumdan dışlanmış bir insanın iç dünyasına ışık tutuyor. Tavsiye ederim
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kütüphanemdeki bir çok Coetzee kitabından biriydi bu, bir okuma kulübünün listesinden okudum. İlk fırsatta diğer kitaplarını da okumam lazım, çok beğendim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Coetzee’nin okuduğum ilk kitabı . Çok yalın ifadelerle duyguları okuyucuya geçirmesine bayıldım. İlk cümleden itibaren hikayenin içine birebir hissederek dahil oldum.. Micheal K’nın yaşamını gözlerim dolarak ve boğazımda bir düğümle soluksuz okudum.. Cowtzee yi okumaya geç kalmışım dedim . Çok tavsiye …
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"K uyarılmalıydım diye düşündü. İnsanların arasına gönderileceğim söylenmeliydi bana."
İnsanlık için derslerle dolu bir hayat hikayesi Michael K'nın yaşamı...
Aslında bu tür bir kitabın insanı sıkması gerekiyor, çünkü ayrıntılar çok. Ama Michael K. nın hayatını o kadar merak ettim ki, bir baktım kitap bitivermiş. Kitabın en ilginç tarafı şu ki, Coetzee romanda bir kere de olsun Michael K.-nın zenci ve ya beyaz olduğunu belitmemiş. ama ilk sayfadan itibaren, kahramanın kesinlikle zenci olduğuna karar veriyorsunuz. Ayrıca Michael K.-nin hür yaşama sevgisi, arzusu ve isteği çok etkileyici.