Güneydoğu, bir dönem her gün faili meçhullerin yaşandığı bir bölge olmuştu. Gazetelere yansıyan infazlar, öldürülen insanlar, nedeni ve niçini bilinmeyen, bilenlerin açıklamadığı sayısız ölümler. Hesaplaşmalar, meydan okumalar, yalancı politikacılar. Yapılan her açıklamadan, her söylenenden kuşku duyduğumuz günler. A. Nijad Sirel'in kaleme aldığı Yatağan romanını okurken, ister istemez bu faili meçhulleri düşünüyorsunuz. Bir taraftan eroin kaçakçıları, bir taraftan onunla mücadele için bölgede bulunan askerler.
Romanın başkahramanı Kaan Yatağan, komando binbaşıdır. Kanas'la 920 metreden, hedefinin gözünden vuracak kadar keskin nişancıdır. Eroin kaçakçısı Mahmut Ağa'nın peşindedir. Ağa'nın kaçak yollardan edindiği zehri yurda sokmasını engellemekle görevlidir. Görevini layıkıyla yerine getirir. Mahmut'un adamlarını vurur ve eroini ele geçirir. Romandaki esas sürek avı da bundan sonra başlar.
Kaan, bölgenin keskin nişancısıdır. Bölgede bunu bilmeyen yoktur. Can güvenliği sağlanması için üstlerinin de talimatıyla Ankara'ya döner. Komando Binbaşı Mehmet Kaan Yatağan artık kimlik olarak yoktur. Bir süre için Cengiz Subaşı olmuştur ve Ankara'dan uzaklaşması gerekmektedir. Çünkü Mahmut Ağa'nın adamları peşindedir.
Mahmut Ağa'nın kovanına çomak sokmanın bedelini ağır ödeyecektir Kaan Yatağan. Ağa'nın adamları yeni kimliği ile mutluluk içinde, kızı ve karısı ile gittiği tatil beldesinde bulurlar onu. Keşke onu bulmuş olsalardı. Bu belki onun için daha hafif olacaktı. Kızını ve karısını, ikisini de sabah, o, gazete almak için markete gittiğinde alnından vurarak öldürürler. Kızı Ayşe ve karısı Şebnem mezara, Binbaşı Kaan Yatağan'da Gata psikiyatri servisine gönderilirken, Mahmut Ağa da iki balya yüz dolarlığı karşısındaki adama veriyordu.