“Tarihin en üzücü şeylerinden biri, Avrupalı yazarların ustaca ve sistemli bir şekilde Batı’nın İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (H. George) (s.126) Bu itiraf gösteriyor ki İslam medeniyetinin, Batı bilim geleneğine çok büyük etkisi olmuştur. Değerli Alparslan Açıkgenç Bey, İslam medeniyeti ve bilim anlayışının gelişimi, Batı’ya etkisi ve çözülmesi üzerine güzel bir çalışma yapmış. Konuyu işlerken, birtakım terimleri de farklı perspektiflerden yaklaşarak okuyucunun bilgi ve ilgi alanına sokmaya çalışmış. Ayrıca sorular yönelterek konuya güzel bir açılım sağlamaya çalışmış. Dikkatle okunmasını tavsiye ederken Sevgili Hocamıza çalışmalarında başarılar diliyor kitaptan özet pasajlar sunarak sözlerimi noktalıyorum:
Çoğu zaman biz dinin meydana getirdiği medeniyeti, o dinle karıştırmaktayız. İslam, bu tür yanlışlıklara maruz kalmış bir dindir. Halbuki dinlerin belli özellikleri vardır ve dinler bu özellikleri ile tarih içerisinde bir toplumda meydana gelen olaylardan çok farklıdır. Bir dinin ne olduğunu açıklayan özelliklerine, o dinin ‘mahiyeti’ denir. (s.11)
İslam medeniyeti müstesna bir medeniyettir. Başka hiçbir medeniyetin göstermediği bir yapılaşma ve gelişim süreci geçirdiğinden, bu medeniyeti mucize medeniyet olarak ayırt etmek gerekir. Bu meyanda İslam medeniyeti dışında başka hiçbir medeniyetin bilimsel bir yapı üzerine kurulmadığını söyleyebiliriz. (s.25)
Bilgi konusunda şu hadisler dikkati çekici “Bilgiye giden yol, cennete giden yoldur” (Ebu Davud), “Kim bilgiyi layık olmayan birisine öğretirse, domuza değerli taşlardan, altın ve zümrütlerden yapılmış bir gerdanlık takmış gibi olur” (İbn Mace), “Dünyevî bir amaç için bilgi peşinden giden Cehennem’e gider” (Kenzü’l-Ummâl) (46)
İnsanın bir robot olmadığını unutmamalıyız. Dolayısıyla insan bilgi edinirken iradesini kullanarak merak duyduğu konulara yönelecektir. Nitekim Kur’an’ın her konuyu çözülmüş olarak insanın önüne bırakmayışı da Allah’ın bunu irade ettiğini göstermektedir.(s.50)
Peygamberimiz Medine’de bir eğitim modeli oluşturan belirli kurumları inşa etmekle işe başladı. İşte bilgi geleneğinin başlangıcı da bu eğitim faaliyetleridir. O halde Suffe’yi, ilk İslam düşünce okulu olarak tanımlayabiliriz. (s.51)
İslam bilim zihniyetinin diğer medeniyetlerin bilimsel zihniyetlerinden bazı farklılıkların olacağı muhakkaktır. İslam bilimcileri, sadece bilim adına bilimselliği savunmuyorlardı. Peygamberimizin, faydasız ilimden Allah'a sığınması, bilim için bilimselliği, reddetmekteydi. İslam bilim adamları, her bilimin Allah’ın bir ismine dayandığını ve bilimler ilerledikçe Allah’a ve dolayısıyla İslam’a olan inancın pekişeceği düşüncesindeydiler. Her iki özelliği de mesela bir Batı biliminde görememekteyiz. Zira Batı bilimi, ilerledikçe zararlı bir duruma gelmiş ve dinî inançları o ölçüde tahrip etmeye başlamıştır. Batı bilimi her zaman, bilimsellik ve nesnellik adına, her tür dinî ve ahlakî değere ilgisiz kalmıştır. Ayrıca laboratuara girerken Allah’ı unutan, fakat laboratuardan çıktıktan sonra bir din adamından daha sofu olan, adeta şizofrenik bilim adamları İslam dünyasında görülmemiştir. İşte bilim üretirken Allah’ı unutan bilim adamının Batı’da geliştirdiği bilimin sonuçları: Tek bir savaşta katledilen milyonlarca insan, mahvedilen binlerce şehir, tahrip edilen tabiat, yok olmaya mahkum edilen çevre ve insanlığın bugünkü dramı. (s.91)
Ahlaken bitkin bir durumda olan toplumların bilimsel açıdan ilerlemeleri düşünülemez. İslam geldiğinde, mevcut ahlakî ve toplumsal değerleri sorgulamış, ahlaken bitkinlik olarak gördüğü bu değerleri, yüksek ahlak değerleriyle değiştirmek istemiş ve böylece o toplumda büyük bir ahlakî mücadele başlamıştır. (130)
İslam medeniyeti, Peygamberimiz döneminde ahlaken en üst düzeyde idi. Onun verdiği ilham topluma büyük bir ivme kazandırdı. Kaynağından uzaklaşan suyun gittikçe berraklığını kaybetmesi gibi, İslam tarihinde de asr-ı saadetten uzaklaştıkça toplumdaki ahlakî/dinî berraklık kaybolmuştur. (133) Ahlakî çöküntünün Emevî döneminde belli alanlarda başladığını söyleyebiliriz. Bunların başında Peygamberimizin tesis ettiği seçimle devlet başkanını belirleme yönteminin saltanata çevrilmesi gelmektedir. İslam tarihinde bu hatanın düzeltilmesine, maalesef bir daha kimse cesaret edememiştir. Acaba saltanatın benimsenmesinde açgözlülüğün, bencilliğin ve nefsanî arzuların etkisi yok mudur? İslam dünyası çöküş sürecinde en ağır darbeyi bu değişiklikle almıştır. (136)
İslam medeniyetinde, Osmanlı dönemi çok farklı bir yapılaşmayı temsil etmektedir. Türklerin siyasî idareyi merkezîleştirmesi ile İslam âlemi birlik imkanını elde etmiştir. Ne yazık ki İslam dünyasında yaygın olan ahlakî çöküntü, bu birliğe imkan vermemektedir. Osmanlılar maalesef tüm enerjilerini askerî faaliyetlerle tüketmiştir. (141)
Bilgideki cevvaliyet özelliği, onun hayatiyetinden kaynaklanmaktadır. Bilgi, yaşayan bir organizma gibidir. Bilgiyi yaşayan bir organizmaya benzetince, onun doğduğunu, büyüdüğünü, olgunlaştığını ve yaşlandığını, hatta öldüğünü de söyleyebiliriz. (143)
Ahlakî cihad olmadan fikrî cihad olamaz. Aslında insan için en zor uğraş, kendi nefsinin rezillikleri ile mücadele etmesidir. Bazı sorunlarımız ilk bakışta bize ahlakî değilmiş gibi gelebilir. Mesela trafik lambasında yeşil ışığın yanmasını beklemeden karşıdan karşıya geçmek, çok basit bir hatadır. Derste kopya çekmek de çok basit bir davranış gibi gelebilir. Ancak unutmayalım ki en küçük ahlaksızlıklar ve çöküntüler bu tür küçük hatalarda yatmaktadır. Sahabelerin böylesi küçük hatalar konusunda gösterdikleri titizlikten ötürü, Hasan-ı Basrî, çağdaşı olan Müslümanlara diyor ki: “Eğer siz onları görseydiniz, onlara ‘deli’ derdiniz, ama onlar sizi görseydi, size Müslüman demezlerdi.” Buradaki inceliği kavrayabiliyor musunuz? Gerçekten ahlakı deli gibi uygulamak, ahlaka olan duyarlılıktan kaynaklanır. (162)