“Brown her zamanki gibi roman maskesi altında, bir film senaryosu yazmış.” Romanın yurtdışında çıkmış eleştirileri arasında belki de en vurucu olanı. Da Vinci bir roman türü olarak ilkti ve özellikle de din hakkında kurgu ile gerçek arasında gidip gelen iddiaları pek çok okur için cezbediciydi. Aradan geçen 5 yıldan sonra bahsi geçen türün adeta cılkı çıktı, bir sürü yazar tarafından bir sürü roman peydahlandı. Adam Fawer bunlardan en ünlüsü… Hal böyle olunca, tür itibariyle bir dejenerasyon yaşandı. Bazı şeyler daha çabuk eskidi, klişe oldu. Böyle bir ortamda Dan Brown yazım üslubunda, kurgusunda ve roman karakterlerinde hiçbir değişiklik yapmadan yeni romanı KAYIP SEMBOL ile okuyucunun karşısına çıkmakta herhangi bir sakınca görmemiş. Robert Langdon karakterini kullandığı bu üçüncü romanında baş karakteri hakkında okuyucunun hala bir arpa boyu yol alamaması edebiyat adına içler acısı bir durum. Yazar çeşitli semboller ve bilmeceler konusunda harcadığı enerjiyi biraz da karakterini geliştirmek konusunda harcasa ortaya daha edebi şeyler çıkma ihtimali olabilir. Ancak belli ki Brown’ın böyle bir kaygısı yok. Ortada bir formül var ve sadık bir biçimde onu uyguluyor. Bu seferki merakı Masonlar ve ne yalan söyleyeyim okuyucuyu da meraklandırmayı başarıyor. Romanın en önemli özelliği de o zaten; okuyucuda aşırı bir heyecan ve merak uyandırma kabiliyeti… Lakin bu heyecan dalgası Kayıp Sembol’de bir sona, doyurucu bir finale ulaş(a)mıyor. Bir kere CIA’in olayın peşinden ısrarla koşması ve bunu bir ulusal güvenlik sorunu olarak ilan etmesinin sebebi romanda hiç de tatmin edici bir şekilde sunulmuyor. Ben de oluşan duygu “ Eeee nolmuş yani?” şeklinde oldu. Hele ki şifreler çözüldükten, olaylar bittikten sonra bir 30 sayfa kadar insanlığın aydınlanması üzerine nutukvari bir final bölümü var ki evlere şenlik. Sanki Tanrılar Okulu’nu okuyorum. Özgürleşen insan, beynin kapasitesi ve umut üzerine tatmin edicilikten uzak, son derece eğreti duran bir final var. Da Vinci Şifresi en azından dişe dokunur, somut şeyler söyleyerek bitiyordu ve okuyucunun bütün bir roman boyunca üst düzeyde olan merakını tatmin ediyordu; şaşırdığım pek çok anı vardı romanın. Kayıp Sembol’de ise, her ne kadar heyecan ve merakla okuyarak bir haftada bitirmiş olsam da sadece bir kere şaşırdım. Sanırım bu tespit bile tek başına romanı özetliyor: Karakterlerini bir kenara bırakmış, sırtını sadece uyandırdığı meraka yaslamış bir romanın sadece bir kere şaşırtabilmesi kendi adına ciddi bir sorun olsa gerek!