abdulkadir yağmuroğlu
Dirilerin Dünyasıyla Bağı Olmayan Canlı Cenazeler.
Sadık Hidayet'in okuyucuları hayal ve yaşam dünyası arasında(araf) bıraktığı bir kitap. Kitabın başından sonuna kadar -tam da yazarın istediği gibi- gerçek yaşam ile hayal dünyası arasında gidip geliyorsunuz. Hatta gerçek olan-olduğu varsayılan şeyin bile hayal olabileceğinden kuşku duymaya başlıyorsunuz. Kitapta gerçek bir dünyanın olduğunu var sayarsak ve de bunun üzerine yorum yaparsak eğer, bu şu olabilir: Kitap kahramanının kendi üzerine çöken ağırlık için sık sık hayallere dalması ve düşüncelere kapılmasıdır. Ya da acı eşiklerinden kurtulmak için sık sık çocukluğuna doğru yola çıkmasıdır. Kahramanımız bu şekilde kendini unutabiliyor, acılarından kurtulabiliyor. Ancak şöyle bir durum var ki: kahramanın ya da insanların sürekli hayallere kapılması kitap kahramanını- insanları diriler dünyasıyla bağı olmayan canlı bir cenazeye döndürmüş olabilir. Buradaki cenaze durumu ise salt mecazi anlamda değil gerçekten de bir cenaze durumu olabilir. İnsanların sanrı derecesine varan ve sürekli düşünce ve hayallere kapılması kendisini belli bir zaman sonra cenazeye dönüştürmüş olabilir. Kuruntular, sanrılar, hayaller... gerçek yaşamımızla iç içe geçmiş olabilir. İkincil dünyadaki motifleri gerçek yaşamımıza aktarmış olabiliriz. Peki, hayal eden insanlar sadece güzel şeyleri mi düşünür; ya hayallerimiz birer kötülükten ibaretse... İnsanoğlu doğuştan bazı sorulara cevap vermek için didinip durmuştur. İnsanlar çoğu şeyi adlandırmak, anlamlandırmak ve cevaplamak ister. Bir kitap her insana cevap vermek zorunda mıdır? İnsanları kesinliğe götürmek zorunda mıdır? İnsanlara güzel olan şeyi sunmak zorunda mıdır?... Bu kitap size kalın puntolarla yazılmış cevaplar sunmak zorunda mıdır? Ya da şöyle düşünelim: peki ya bir kitap sizi karışıklığın tam da ortasına bırakıp, ardına bakmadan çekip giderse ve kafanızda onlarca soru işareti bırakırsa...