okuyanhemsirecik
Genç bir delikanlı olan Bertold Berger’in çocukluğundan beri en büyük hayali Viyana’ya gitmek, şehir hayatının içinde kendine kalıcı bir yer bulmak, arkadaşlar edinmek olmuş. Bu hayal için çabalamış ve Viyana’ya tıp okumaya gelmiş. Viyana’ya geldiği ilk günle başlıyor hikaye. Şehrin karmaşası karşısında bocalayıp kalan delikanlı, o ilk gecede karamsarlığa kapılıyor. Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, konuşacak kimsesi olmadığı için derdini anlatamıyor. İnsana en ağır gelen şey ‘yalnızlık’tır bence. Hayattaki tek arkadaşı kız kardeşi, ondan uzak kalmak derin bir yalnızlık çukuruna düşürüyor Bertold’u. Toplumun bir erkeğe yüklediği niteliklerin çoğundan yoksun Bertold. Hep var olan fiziksel güç yoksunluğu, onda daha naif -tabiri caizse kadınsı-, çekingen, korkak bir karakter oluşturmuş. Farklı olanın dışlandığını hepimiz biliyoruz; dışlanmak ise bir insana yapılabilecek en kötü psikolojik baskılardan biri. Bu baskı sonucu olan intihara meyil, hikaye boyunca baş ucumuzda duruyor.